|
Taş Bebek Ağlamaz ki |
|
|
Çarşamba, 08 Şubat 2006 |
Yayınevi: Bulunmaz Yayımcılık
Türü: Şiir
Basım yılı: 1996
Sayfa sayısı: 96
Kitabın önsözü:
TÜRKİYE'DE SANAT
Ülkemizde sanat etkinlikleri, burjuvazinin elinde. İlk bakışta, böyle olması gerekirmiş gibi geliyor insana. Hatta yuvarlak laflarla destekleniyor bu durum: Alt-yapı üst-yapıyı belirler… Bizim gibi devrimci sanatçıların yapabilecekleri sınırlı kalıyor anlayışı, her geçen gün egemenliğini pekiştiriyor.
Oysa yaşam, sonsuz seçenek ve karşıtlıklar yumağından oluşuyor. Zaman zaman değindiğim gibi: Sanatsal savaşım, toplumsal savaşımın ikiz kardeşidir. Hem de tek yumurta ikizi… Sorunu böyle koyduktan sonra, kıpırdanmalar başlıyor. Beyin hücrelerinin temiz hava edinme katsayısı artıyor. Günümüzde barlara teslim olan “devrimci sanatçı”ların dışında da bir parkur oluşmaya başlıyor. Sanat hareketinin salt düşünce bağlamında kalmayıp, sokağa taştığı oranda devrimcileşebileceği gün gibi ortada. Nasıl ki, 1 Mayıs’ın kapalı salonlarda kalamayacağı gibi…
Gün, dağlardaki katırtırnaklarının inatçılığını algılama günü. Gün, yarasa derisinden kurtulma günü. Ve gün, uçurtmaları bağlarından koparma günü… Biz, kısa zamanda verili mantıktan kurtulmalı ve toplumcu dünyanın izdüşümü olan varsıl kavramları yaratmalıyız. Birilerinin yada bilinemezlerin, bize bir şeyler vereceği yanılsamasından kurtulmalıyız. Yeni Dünya Düzeni’ne karşıt, Yeni İnsan Düzeni yaratma adına tüm sanatsal silahlarımızı kuşanmalı ve alanlara çıkmalıyız… Her süreci bir bahar serinliğinde duyumsamalıyız.
Ben, uzun yıllardır sanatsal üretim içersinde olan bir insanım… Attığım her adımda binlerce tuzakla karşılaştım. Ancak, en büyük tuzağın estetik tuzak olduğunu sürekli yaşadım, gözlemledim… Burjuvazi, estetik anlamda o denli yetkinleşme sürecini hızlandırmık şi, nisan, zaman zaman acaba diye sorası geliyor. Acaba, biz çok mu köyle kalıyoru? Biraz daha derin düşündükçe, hiç de öyle olmadığını görebiliyoruz. Çünkü, günümüz Türkiye’sinde burjuva sanatçıların hiçbir devrimci işlevi kalmadığından, topu sürekli orta-sahada estetik noktasında süründürüp duruyorlar.
Tiyatro konusunda kendimi yetkin gördüğüm için, oradan örnek vereceğim: İstanbul’da sözde ilerici Fikri Sağlar’ın onayı ve Yücel Erten’in öncülüğünde “Birim Tiyatro” oluşturuluyor. Yaptıklarına bakıyoruz: Acı sömürü ilacını, tatlı içirmek için drajelendirmekten öteye hiçbir şey yapamıyorlar. Yada bir zamanların sözde karşı-emperyalist Ferhan Şensoy’u, İçinden Tramvay Geçen Şarkı adlı oyununda emekçi sınıflara küfür ediyor. Gülriz Susuri, yıllardır tiyatrosuz yaşayabiliyor, ancak, ne zaman ki Kültür Bakanlığı’ndan yardım alma tiyosunu alıyor, yeniden açıyor kocaman gözlerini Türkiye Tiyatrosu’na. Ankara Sanat Tiyatrosu, düzen içersine çekiliyor. Dostlar Tiyatrosu, ömrünün çoğunu Fransa’da geçiriyor. Hilmi Yavuz’un önderliğindeki İstanbul Anakent Belediyesi Kültür Dairesi Başkanlığı, sivilleşme adına genç sağcı şairleri topladı çevresine. Neyse onlar da refaha erdiler.
Yine Hilmi Yavuz, Karaca Tiyatro’yu başta Bulunmaz Tiyatro-İstanbul gibi devrimci yapılanmalara vermemek için elinden geleni ardına koymuyor. Savaşa Hayır adlı oyunla N.A.’yı gündeme getirdiğimiz için başımıza gelmeyen kalmadı. İstanbul Kültür Dükalığı’ndan tıııs çıkmadı.
Demek bu ülkede emekten yana sanatsal üretim yapan sanatçılara, burjuva sanatçılarca yaşam hakkı tanınmak istenmiyor. Bizlerle hiçbir örgensel ilişkiye girmek istemiyorlar. O halde yapılacak tek şey var: Tüm köprüleri atıp, toplumcu dünya görüşümüzün buyrukladığı kavramlarla “Yeni İnsan”ın oluşumu adına, her gün bıkmaksızın, bir derviş edasıyla Anka Kuşu gib yeniden doğmak zorundayız…
Şimdi, bir şiir kitabının önüne, böyle ağır bir taş koymanın anlamı nedir? Ya da anlamı var mıdır? Bence, medyanın dışladığı ve İstanbul Kültür Dükalığı’nın önem vermediği, “in” olamayıp “out”a kaçan sanatçılar, buldukları her fırsatta, devrim soluklarını gündeme getirmeliler. Yoksa, yok olup giderler. Yüreği geniş, soluğu büyük sanatçıların unutulması olası değil. Nazım Hikmet, Ahmed Arif, Orhan Kemal, Maksim Gorki… unutuluyor mu? Her geçen günle birlikte, mahzende yıllanan Ömer Hayam şarabı gibi değerleniyorlar… Düşünsel ve güzelduyusal yanını çok iyi özümleyerek, “Nazımlaşmak” gerekir. “Prangalar eskitmeli” ve “Filizkıran Fırtınası” gibi esmeli insan.
Ben, tiyatromu halkımın kullanımına açtım. Şiirlerimi, emekçi halk için üretiyorum. Oyunlarımda acı çeken insanlar var. Öykülerimin içeriği, insan derisiyle kaplı. Yazmaya başladığım romanım, en alttakileri anlatacak.
Burjuva dünyasından umudu olan sanatçılara hiçbir sözüm yok… Ancak, emek denen en yüce değere önem veren sanatçı adaylarına tek bir önerim olacak: Kalemin ucunu halkı için keskinleştiremiyorsa, gitsin Sarayburnu’nda balık tutsun. Hiç olmazsa, daha verimli bir iş yapmış olur…
Merhaba Yeni Dünya. Hoşça kal Yeni Dünya Düzeni… Merhaba Yeni insan…
|
|