|
Türk dilinde yazılmış en iyi oyun "Theope", taharet bezi muamelesinden ne zaman kurtulacak? (4) |
|
|
Pazartesi, 20 Şubat 2006 |
Acar Burak Bengi (24 Ocak 2006)
Can Bey,
Theope üzerine bir yazı yazıp şöyle diyorsunuz: "İyidir kötüdür bilmem". İyi mi, kötü mü olduğunu dahi bilmediğiniz bir eser üzerine neden bir şeyler yazmaya koyuluyorsunuz? İyi mi, kötü mü olduğunu dahi bilmeden bir eser üzerine ne yazılabilir ki? Bir tiyatrocu, bir oyunun iyi mi, kötü mü olduğunu dahi bilmiyorsa ne biliyordur? Bu tam bir "geyik muhabbeti" değil mi?
Peşinden, iyi mi, kötü mü olduğunu bilmeseniz de, şunu bildiğinizi ileri sürüyorsunuz: "'Theope' maalesef 'sahne eseri' olma özelliklerinin önemli bölümünü taşımamaktadır". Ama bunun da bilgi değil, sadece boş bir iddia olduğu anlaşılıyor. Temellendiremediğiniz, açıklayamadığınız, kanıtlayamadığınız, boş bir iddia. Theope, "sahne eseri" olmanın hangi önemli özelliklerini taşımamaktadır? Gösteremiyorsunuz. Gösterin ki, biz de artık Theope üzerine konuşmanın "geyik muhabbeti" olduğunu anlayalım. Bunu yapmadan konuşmak, tam bir "geyik muhabbeti" değil mi?
Coşkun Büktel (sizin yaptığınız gibi boş iddialarla "geyik muhabbeti" yapacağına) "sahne eseri" veya "yönetmen tiyatrosu" geyiklerinin Theope'yi neden ve nasıl vandalca budayarak tanınmaz hale getireceğini gösterdiği halde, hatta "sahne eseri" veya "yönetmen tiyatrosu" muhabbetlerindeki koca geyiği "Yönetmen Tiyatrosuna Karşı" (Kaknus, 2001) adlı bir kitabında kıskıvrak yakaladığı halde, siz hala Theope'nin "vandalca budanarak" tanınmaz hale getirildiğine katılmıyorsunuz. Ali Taygun'un Theope üzerindeki tasarruflarını vandalca budama olarak görmüyorsunuz ve neden böyle görmediğinizi de açıklamak, kanıtlamak ihtiyacı duymuyorsunuz. Peki, her ne kadar arkasında durduğunuz için sorumlu olsanız da, Ali Taygun'un tasarruflarından sorumlu tutmayalım sizi. Sizi, Theope'nin vandallık etmeden budanabileceği, sahne eseri haline getirilebileceği tezinizden sorumlu tutalım ve bu tezinizi kanıtlamanızı bekleyelim. Yani, siz kendiniz gösterin, Theope'nin vandallık etmeden budanabileceğini ve sahne eseri haline getirilebileceğini. Bu tezinizi kanıtlayın ki, biz de artık Theope üzerine konuşmanın "geyik muhabbeti" olduğunu anlayalım. Bunu yapmadan konuşmak, tam bir "geyik muhabbeti" değil mi?
Bir de, yazarlığı kız babası olmaya benzeterek, eser- kızla yönetmen-oğlan odaya girip kapıyı kapayınca yazar-babanın dışarıda kalması gerektiğini söylüyorsunuz. Anlaşılan, siz yönetmenler illa eseri kız olarak görüp, sonra da ona tecavüz etme hevesindesiniz. Burada bir sapkınlık var. Daha isabetli bir benzetme bu sapkınlığı göstermek açısından işimizi kolaylaştıracak; bunun için Beethoven'ın 9. Senfoni'yi orkestra şefine verdiğini ve şefin benzer şeyler söylediğini düşünün: "Şimdi siz babasınız, 9. Senfoni sizin kızınız ve ben de kızınızla bir odaya kapanıp kapıyı kilitleyeceğim, siz yanımıza gelemezsiniz; artık karışmayın, o bana ait; odada orkestra olup olmadığını da sormayın, bana güvenin artık, ben ırz düşmanı mıyım? Kızınızı kilitli odada sahne metnine dönüştüreceğim." Bu şefin konuşmaları, tam bir "geyik muhabbeti" değil mi?
Veya bu şefin Beethoven'a "Yok kardeşim, benden iyi mi bileceksin? Koral bölümü çıkaracağım; senfoni mi yazıyorsun, opera mı?" diye sorduğunu hayal edebiliyor musunuz? Veya şefin şöyle dediğini: "Ya Beto... bu kemanlardan sıkıldık artık ya; yenilik istiyoruz; ben keman yerine zurna koyacağım; sahne metnine dönüştürüyorum 9. Senfoni'yi"? Ya da şefin şunu söylediğini hayal edebiliyor musunuz: "Bu kadar uzun müzik mi olur? İbrahim Tatlıses'ten haberin yok mu senin hiç Ludwig; iki dakikalık parçalar daha çok tutuyor; onun için iki dakikaya indiriyorum 9'u"? Bu şefin konuşmaları, tam bir "geyik muhabbeti" değil mi?
Bir şef, ırz düşmanı değilse, herşeyden önce çalacağı eserin iyi mi, kötü mü olduğunu bilir ve eseri iyi bulmuyor ya da sevmiyorsa, çalmaz. Sonra, (tabii yine, eğer bu şef ırz düşmanı değilse ve) çalacağı eserde kusurlar olduğunu sanıyorsa, besteciyle (yani Beethoven'la) konuşup ya onu ikna eder, ya da kendi ikna olur. Bu aşamalar geçildikten sonra da, kendini Beethoven'la bir tutmak veya ondan da üstün görmek yerine, kompleksle davranmak yerine, hayran kalıp çalmak istediği eserin bestecisine yakın olmaya çabalar ve böyle bir fırsat varsa, bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmek için elinden geleni yapar. Çünkü hayran kalıp çalmak istediği eseri daha iyi anlamak ve aktarmak için, bu eşsiz bir fırsattır.
İkinci yazınızda da, yazarı kumaş üreticisine benzetiyorsunuz ki, bu da çok abes. Kumaş kelimelerdir, yazar ise bu kelimelerle hayat kuran kişi. Yazar kumaş üretmez; kumaşın nasıl "kesileceği", "biçileceği", "delineceği" ve sonunda ne elde edileceğini belirleyen kişi yazardır, yönetmen değil. Yönetmen, kendini tasarımcı sanmayacak, terzi olduğunu bilecek ve tasarımcının yarattığı modeli, çıkardığı patronu sadakatle, en iyi şekilde uygulamaya çalışacak. Tasarımda bir kusur bulduğunu sanıyorsa, tasarımcıyla konuşup ya onu ikna edecek veya kendi ikna olacak. Uygulamada zorlandığı için de, tasarımı budayıp, heba etmeye kalkmayacak, görkemli bir elbiseden "taharet bezi" çıkarmayacak. Yetenekli ve hakiki müzisyenler, sırf çalmak zor diye, Liszt veya Paganini'yi budamaya kalkıp, onlardan "taharet bezi" mi çıkarıyorlar? Şefin Beethoven'a şöyle dediğini hayal edebiliyor musunuz: "Senin ürettiğin 9. Senfoni sadece bir kumaş; biz o kumaşı 'keser', 'biçer', 'deler', sonra da ister 'gömlek', ister 'masa örtüsü', ister 'taharet bezi' yaparız. Biz 9. Senfoni'den oyun havası çıkaracağız. Kumaşın sahibi artık biziz ve tasarruf hakkı da bizde"? Bu şefin konuşmaları, tam bir "geyik muhabbeti" değil mi?
Veya şefin Beethoven'a şunları söylediğini hayal edebiliyor musunuz: "Bana bak Beethoven, sen ne sanıyosun? Kemancılar, çellocular, davulcu... bütün bunlar senin daktilonun tuşları mı? Hayır efendim, benim daktilomun tuşları. Sırf canım istiyor diye, her kemancıya başka nota çaldırıyorum; davulcu sıkılmasın diye, ona obua notaları vurduruyorum; zaten klarnet yerine de zurna koydum"? Ancak ırzla veya taharetle kafayı bozmuş bir şef böyle konuşabilir. Hakiki bir şef ve müzisyenler ise, yorum farkı peşinde koşmaz, 9. Senfoni'yi anlamak için didinir; yorum farkı diye zurna kullanmaz veya 9. Senfoni'yi iki dakikalık bir "taharet bezi"ne çevirmez; 9. Senfoni'nin ruhunu en iyi şekilde anlamak için çaba sarfederken (ki bu sadakatsizlikle asla başarılamaz) kendi ruhu ve tekniğiyle de ister istemez buluşur ve yorum farkı da ancak böyle gerçekleşir, ama bu arada kendi ruhu ve tekniğini de gözden geçirmiş olur. Klasik müzik sanatçıları, dünyada belki de en prestijli yorumculardır, ama "kesip", "biçip" "deldikleri" ve eserin ruhuna tecavüz edip 9. Senfoni'den oyun havası veya "taharet bezi" çıkardıkları için değil, tevazu, sadakat ve yetenekle çalacakları eserlerin ruhlarına nüfuz etmeye çalışıp kendi ruhlarından bir şeyler damıttıkları için.
Coşkun Büktel'in "Türk dilinde yazılmış en iyi oyun" diye nitelediği Theope üzerine; böyle nitelenmesine kimsenin itiraz edemediği Theope üzerine; hatta Seçkin Selvi'nin "İnsanı sinirlendirecek kadar mükemmel yazılmış bir oyun" diye nitelediği Theope üzerine; Memet Baydur'un "kendi oyunlarımın hepsinden daha çok beğeniyorum" diye nitelediği Theope üzerine; Cüneyt Türel'in "Türk tiyatrosunda yepyeni bir kulvar açıyor" diye nitelediği Theope üzerine; Cihan Ünal'ın "Hayran oldum" diye nitelediği Theope üzerine; Hasan Ali Toptaş'ın "Büyülendim" diye nitelediği Theope üzerine; ve herşeye rağmen Ali Taygun'dan Özdemir Nutku'ya ve oradan size kadar, Türk tiyatrosunun en haksız ve en büyük "geyik muhabbeti"yle mahkum edilen Theope üzerine, sadece yazarı Coşkun Büktel'in mücadele vermiş olması mı "geyik muhabbeti"dir? Yoksa, Coşkun Büktel'in bu mücadelesini "geyik muhabbeti" olarak nitelemenin kendisi mi? Mesela, faili meçhul Uğur Mumcu cinayetinin hesabını sormayı sürdüren Mumcu yakınlarıyla avukatları mı "geyik muhabbeti" yapmaktadırlar, yoksa bu soruşturmanın uzamasını "geyik muhabbeti" olarak niteleyenlerin bizzat kendileri mi? Üstelik, Theope'nin failleri de meçhul değil. Theope'nin hakettiği şekilde sahnelenmeyişi, failleri meçhul olmayan ve yıllardır sürekli tekrarlanan hunhar bir cinayettir. Bu sadece Theope ve yazarına karşı işlenmiş hunhar bir cinayet değil, aynı zamanda halka ve Türkiye'deki kültür hayatıyla, bilinç iklimine karşı da işlenmiş hunhar bir cinayettir. Ve bu hunhar cinayet karşısında, taraf olmama hassasiyeti, ancak katillerle işbirlikçilerinin "geyik muhabbeti"dir.
(Bu yazının orijinal başlığı
"Türk dilinde yazılmış en iyi oyun "Theope", taharet bezi muamelesinden ne zaman kurtulacak?"tır. Ancak sitenin başlığına sığmadığı için kısaltılarak yazıldı.
(Bu yazı
www.sineklimarket.com adresinde "Theope Polemiği" bölümü altında
yayımlanmıştır.) |
|