|
Karanlık Almanya'da sıcak bir dost: Münih - 1 |
|
|
Pazartesi, 06 Mart 2006 |
Cemal Bulunmaz
Hemen hemen tüm tanıdıklarım ya dilinin kabalığından ya da yağmuru dinmeyen, güneşi açmayan gökyüzünden dolayı Almanya’yı sevmez. Avrupa’nın başını çeken bu ülkeyle iş yapanlar, hayatını buradan kazananlar ise söylene söylene bulunurlar bu ülkede.
Tüm bunlara karşın Almanya çok sevdiğim bir ülke. Çocukluğumda pek çok kez ziyaret etsem de, Münih’i adam akıllı görme fırsatını geçenlerde buldum. Bunun ardından söyleyebilirim ki Almanya yalnızca karanlık ve yağmurlu bir Avrupa ülkesi değil, Münih’iyle sıcak ve eğlenceyi seven bir dost.
Almanya’nın ulusal havayolu firması Lufthansa ev sahibi olduğu özellikle Münih ve Frankfurt gibi iki önemli uçuş noktasını elinde tutmak için yıllardır çok cazip fiyatlar uyguluyor. Bu fiyatlar karşısında daha fazla dayanamıyor ve birkaç günlüğüne Münih’e gitmeye karar veriyorum. Bu yere daha önce çok gitmiş olmama karşın, bu kez Münih’te tamamen turistim ve bütün zamanım şehre ait.
Yaklaşık iki buçuk saat süren uçuşun ardından Münih’e iniyoruz.
Pasaport kontrolleri tamamlandıktan sonra havalimanının altındaki metro istasyonuna gidiyor ve “U2” numaralı metroya biniyorum. Bu metro hattı direkt olarak kalacağım yere, 1965’ten beri Münih’te yaşayan akrabamın oturduğu Milbertshoven’a gidiyor.
Münih Metrosu inanılmaz. Daha önce gördüğüm metro sistemleri arasında Moskova Metrosu’ndan sonra en geniş ağa sahip. Şehri tamamen dolaşıyor ve benzer kentler gibi şehir dışında çok fazla varoş olmadığından ulaşamadığı nokta yok gibi. Güçlü metro sistemleri olan Moskova, New York ya da Paris’le karşılaştırıldığında Münih’in nüfusu da oldukça az. Bu yüzden şu anki sistem Münihlilere tamamen sorunsuz bir ulaşım sağlıyor. Araçlarda hemen hemen hiçbir zaman kalabalık yaşanmıyor, gecikme söz konusu değil.
Münih’te yaşayan akrabamın evine varıyorum ve saat erken olduğundan kısa süre sonra dışarı çıkıyorum. Yol oldukça uzak ancak elimde fotoğraf makinesiyle şehir merkezine kadar yürüyorum. Merkez, adı neredeyse Münih’le özdeşleşmiş olan “Marienplatz”. Bu yerin atmosferi İstiklal Caddesi’ne çok yakın. Tramvayı olmasa da Marienplatz’ın bulunduğu geniş cadde trafiğe kapalı ve her zaman kalabalık. Marienplatz’da bulunan açık kafeteryalara oturuyor ve bir kahve ısmarlıyorum. Ancak ben Münih’te tamamen bir istisnayım; kahve içmemin nedeni içkiyi sevmemem. Şehir bin bir çeşit birasıyla ünlü ve Münih’i ziyaret edenlerin içki içme alışkanlığı varsa bira içmeden dönmemesi gerekiyor.
Marienplatz yüzlerce yıldır şehrin en merkezi noktası. Sevgililer Marienplatz’da buluşuyor, turistler benim gibi Münih’teki ilk saatlerini burada geçiriyor. “Marienplatz”ın Almancadaki anlamı “Meryem Ana Meydanı” ve bu adı meydana dikilen “Meryem Ana Sütunu”ndan sonra almış. Burada en çok dikkat çeken yapı “Rathaus”, yani kentin Belediye Sarayı. Diğer pek çok Alman kentinde olduğu gibi zaman içinde restore edilerek ilk günkü görünümünde korunan Belediye Sarayı neo-gotik tarzda yapılmış. Belediye Sarayı’nın saat kulesinde bulunan otomatik mekanizma turistler için vazgeçilmez. Her gün öğlen on iki’de çalışmaya başlıyor ve izleyenlere on dakikalık müzikli bir gösteri sunuyor.
Ertesi gün on iki’ye doğru Marienplatz’da oluyorum ve gösteriyi bekliyorum. Saat kulesindeki mekanizma çalıştığı anda meydan bir anda yüzlerce Japon ve Güney Koreli turistlerle doluyor. Fotoğraflar çekiliyor, yüzlerce yıldır devam eden on dakikalık gösteri bittiğinde turistler de geldikleri biçimde aniden kayboluyorlar.
Marienplatz’da kahvemi içtikten sonra Rathaus’un hemen arkasında bulunan, Münih’in ünlü katedralini ziyaret ediyorum. Bina 15. yüzyıl’da, Geç Gotik Dönem’in etkileriyle inşa edilmiş. Etrafı yapılarla çevrili olmasına ve ziyaretçilerine “sıkışmış” hissi vermesine karşın oldukça büyük bir bina. Kentin pek çok yerinden görülebiliyor. Katedral Münih’in simgesi durumunda ve zaten pek çok logo ve reklam çalışmasında da “Münih” adıyla birlikte kullanılıyor.
Dışarıda bir sürü fotoğraf çekiyor ve içeri giriyorum. Katedralin tavanı yüksek ve içeriye gotik yapılara özgü karanlık hakim. Marienplatz’da içilen bir kahveden hemen sonra böyle bir yapıya girmek Beyoğlu’ndaki St. Antuan Kilisesi’ni anımsatıyor ve Münih’in merkezi iyice İstiklal Caddesi’ne benziyor. Binanın içinde geziniyor, anlayabileceğim bir dilde konuşan grup rehberlerini takip ediyorum. Katedral hakkında bilgi ediniyorum, 15. yüzyıl’da inşa edildiğini bildiğim bu yapının iç çalışmalarının beş farklı yüzyılın izlerini taşıdığını öğreniyorum.
Buradan çıkıyorum ve yol yorgunu olduğum için eve dönmeye karar veriyorum. Beni eve götürecek tren yine havaalanından gelen U2. Yol yorgunluğuna Münih’in güzelliği ile birlikte gelen ruhsal yorgunluğu da eklenmiş metro istasyonundan aşağı inerken, ertesi günkü planımı kafamda kurmaya başlıyorum.
Devam Edecek
Bizim Avrupa Gazetesi'nde yayımlanmıştır.
|