|
Yaşlı Kadın |
|
|
Perşembe, 09 Mart 2006 |
Cemal Bulunmaz
Yaşlı kadın kendi yaptığı kulübesinde yaşıyordu. Tekerlekleri bulunan bu tahta kulübeyi uzun yıllar önce kendi yapmıştı. Yürüyen evi bir seyyar satıcı tezgahının üstünün kapatılması ile inşa edilmişti. Üç tane bisiklet tekerleğinin üzerinde yere basıyor, bir insan boyunca yükseliyor, yine tahta tavanıyla gökyüzü ile buluşuyordu. Daha önce seyyar bir meyve dükkanı olan arabanın yaşlı kadının evine dönüşmesi için tezgahla çatının arasına dört direk dikilmiş, aralarına kalın naylon gerilmiş ve bu süreçte başından sonuna yaşlı kadının elleri yorulmuştu.
Kadın arabasını iterek balıkçıların önünden köprüye bağlanan yolu güçlükle çıktı. Gözlükleri vardı. Saçları kızıldı. Bembeyaz saçlarına kına yakardı. Elleri kınalıydı. Parmaklarının ucu kınalıydı.
Bakındı, yardım bekledi. Kimse oralı olmadı.
Geceydi. Ancak köprü kalabalıktı. Yolun kenarına eski, yeni otomobiller sıralanmıştı. Kimisi korkuluklardan balık tutan amatör balıkçılara, kimisi aşağıda arkadaşlarıyla, karısıyla, metresiyle eğlenen orta sınıf esnaf, tüccar, doktor, avukatlara aitti. Onlar ki ne evlerine yakın, kaliteli bir lokantayı beğenirler, ne de Boğaz’da yemeye paraları yeterdi. O yüzden bu boşluğu dolduran köprüye gelmişlerdi. Köprünün üstündeki balıkçılar başarılı değildi. Her birinin uzun oltaları, yanlarında kocaman leğenleri vardı. Ancak her birinin içinde üç-beş balıktan, yanlışlıkla oltaya takılmış bir kaya balığından fazlası yoktu.
Yaşlı kadın köprünün üçte birini bitirdi. Küçük bir mola verdi. Beli ağrısa da, artık elleri tutmasa da evini itmeye devam etti.
Güneşin doğmasına birkaç saat kalmıştı artık ve şehrin ışıkları da olmasa köprü zifiri karanlık olacaktı.
Yaşlı kadın köprünün tam ortasına geldiğinde doğruldu.
Burada balıkçılar yoktu. Kadının ayaklarının altında da gülen ve eğlenen mutlu insanlar değil, nehrin denize bağlandığı soğuk sular vardı. Mevsimlerden sonbahardı, ancak Eylül henüz başlamıştı. Hava sıcaktı. Burası köprünün tam ortasıydı ve suyu yaran iki ayağın ortasında uzanan 30 metrelik bir demir parçasıydı. İki ayağın altı boştu, çünkü burası nehirden denize geçen teknelere ayrılmıştı.
Kadın sessizce evinden uzaklaştı.
…
Genç adam merakla tuhaf görünüşlü bu arabaya yaklaştı. Bu ilginç “şey” ancak bir sirkte ya da panayır yerinde olsa dikkatlerden kaçardı. Çok güzel inşa edilmişti. Sanki bir mimar ve bir mühendisin aylarca süren çalışmasının ürünü, onlarca işçinin elinden çıkmış bir dünya harikasıydı. Aslında eski, çürük tezgah çökmek üzereydi ve genç adamın hissettikleri bunları görmesine engel oluyordu.
Elleriyle naylonu araladı, burunun içeri uzattı. Çekiniyordu. İçerisinin boş olduğunu gördü. Önce bunun bir seyyar satıcıya ait olduğunu, farklı bir şey satıyor olduğu için üzerini kapattığını düşündü. İçerideki yatağı, özenlice dizilmiş eşyaları, üst üste sıralanmış gazete kağıtlarını, bir çift mesi gördüğünde gülümsedi. Kafasında kurdukları şimdi tamamen değişmişti. Burnuna gelen kokuyu içine çekti. Burası kapı numarası olmayan, tuvalet ve mutfağı bulunmayan bir evdi. Buna çok şaşırdı. Çevresindeki insanlar, üzerinde bulunduğu köprü, gelip geçen otomobiller ve ona sürekli şehrin tam merkezinde olduğunu hatırlatan sesler birden yok olmuştu. Genç adam kendini başka bir dünyada buldu. Yavaşça içeri girdi. Kapı olarak kullandığı aralığı tekrar kapattı ve tezgahın üzerine uzandı.
Hala başka bir dünyadaydı.
Gözlerini kapattı. Açtı. Dinledi. Düşündü. İçerideki eşyaları inceledi. Gülümsedi. Ağladı. Yalnız bulunduğu mekanın değil, zamanın da dışına çıkmıştı. Şimdi tek duyduğu hafif rüzgarın titrettiği naylonların sesiydi.
Belki bir saat böyle geçti. Belki bir gün ya da bir hafta. Belki aylar geçmişti genç adam şaşkın biçimde yaşlı kadının “evinde” uzanırken.
Bir çift el naylonları araladı.
- Ne yapıyorsun burada?
- …
- Çık dışarı. Böyle olmaz.
- …
Genç adam dışarı çıkarken hiçbir şey söyleyememişti. Şaşkınlığı devam ediyordu. Kendisini dışarı çıkaran bekçi, polis ya da belediye memuruydu. Parasını devletten alıyor, üzerini de kendi olanaklarıyla tamamlıyor olmasına karşın çok kibardı.
- Burası benim değil. O yaşlı kadının, şimdi gelecek.
Genç adam bu arabanın yaşlı kadına ait olduğunu biliyordu. Bunu belki içerideki kokudan, belki eşyalardan anlamıştı. Ancak söylerken öyle emindi ki…
Onu dışarı çıkaran iki kişiyle birlikte yürümeye başladı. Biri arabayı iterken, diğeri içerisini karıştırıyordu. İçeride bir sürü para buldu. Ancak hepsi çok eski paralardı ve bugün hiçbir değerleri yoktu. Küçük, pembe, ince naylon bir torbada saklanmışlardı ve çok düzenli tutulmuşlardı. Adam parayı cebine koydu, karıştırmaya devam etti. İçeride cebine koyduğu birkaç şey daha bulmuştu. Sonunda bir cep telefonu buldu. Genç adam konuştu.
- O kadının değil, benim.
- Olsun canım, şimdi de bizim olsun.
- Ne olur yapmayın, o gerçekten benim.
İki adam biraz nazlandı, telefonu genç adama verdi. Genç adam konuşmaya devam etti.
- Ama bu araba benim değil, yaşlı kadının. Şimdi ne yapacak.
- Yarın gelir …’dan alır. (Adamın söylediği yer anlaşılmadı, ya da genç adamın aklında kalmadı.)
İki adamla birlikte köprüyü geçmiş, Karaköy’den sağa dönmüş ve makine parçası satan dükkanların arasında ilerlemeye başlamıştı. Sessizce yanlarından ayrıldı ve geri döndü.
…
Şimdi adımlarını yeniden köprünün üzerinde atıyordu genç adam. Hala geceydi. Hala etrafta balıkçıların dışında hiç kimse yoktu. Köprünün üzerinden tek tük otomobiller geçiyordu. Aşağıda eğlenenlerin sesleri iyice kesilmişti. Köprüde park etmiş otomobiller arasında artık lüks olanlar yoktu. Yalnızca amatör balıkçıların eski otomobilleri ya da onlara işyerlerinden verilen minibüsleri, kamyonetleri vardı.
Yaşlı kadının tekerlekli evini bulduğu yere vardı. Korkuluklara dayandı, Boğaz’ı izlemeye başladı.
Yaşlı kadın arkasından yaklaşmıştı.
- Araba nerde?
- Aldılar. Götürdüler. Belediye. Ama geri alabilirmişsin.
|
|