|
Çarşamba, 01 Şubat 2006 |
Ülkenin uzak bir kentinin, küçük bir köyünden gelmişti. Çok küçük bir dünyası vardı. Kendini bildi bileli simit satardı. Başka hiçbir iş bilmezdi. Oysa yaşı otuza gelmiş ve çok istemesine rağmen, evlenmesi için koşullar hazır değildi. Her şeyden önce, evlenmesini sağlayabilecek denli parası yoktu. Bu gidişle hiçbir zaman da olmayacaktı. Bu arada dişe dokunur bir kısmet de çıkmamıştı…
Sabahın yedisinden, akşamın sekizine dek, karda kışta aynı noktada dikilip beklemesi gerekiyordu. Her yanı açık olan mekanın, durağanlığı ve sıkıcılığı yüreğinde bir tür bukağıydı…
Her günü aynı olan adamın, bugünü de aynı başlamış ve aynı devam ediyordu. Neredeyse tezgahını kapatmak üzereydi…
Evini özlemiş ve sıcak çorbanın kokusunu duyar gibi olmuştu. Tam tezgahını toparlamaya başladığında, korkunç bir ses ve ardından gelen patlamayla tam bir panik ortamına dönüşen sokakta, herkes bir yerlere kaçışıyordu. Göz gözü görmez, insan insanı duymaz olmuştu. Aradan birkaç saniye geçmişti ki, siren sesleri ve ambulans kornaları birbirine karışmıştı. Ya devlet evecen davranmış yada bir şeyler baştan biliniyormuş gibi bir izlenim edindi Simitçi. Düşündü. Derin derin iç geçirdi ve yeniden düşündü…
Büyük bir ses ve hemen ardı sıra gelen kötücül bir ölüm anı…Yüzlerce insan, tam da paydos saatinde, sıcak çorbalarının düşünü kurarlarken, nereden geldiği belli olmayan ölüm meleği tarafından yaşamdan taburcu edilmişlerdi…
Simitçi, sıcak çorbanın kokusunu unuttu. Eve gidebilme düşlerini erteledi. Düşündü. Derin derin iç geçirdi…
Tam yirmi yıldır, gece gündüz çalışmasına karşın, bu ülkede ölüm meleğinin egemenliğinin dışında, insani hiçbir egemenlik görmemişti. Çok küçük de olsa görme umudu taşımasına rağmen, şu andan başlayarak onu da yitirmişti…
İnsanlardan akan oluk oluk kan ve “neden” sorusu takılı aklı, toparlanmasını sürdürdü. Yola çıktı. Sıcak çorba kokusu yeniden burnuna dek geldi. Otobüse bindi ve evin yolunu tuttu…
Evin kapısını açar açmaz: birden soğuk bir rüzgarın kaldırdığı tül perdelerle karşı karşıya geldi. Düşündü. Derin derin soluk aldı ve kötücül bir ortamın varlığını duyumsadı…
Birileri evine girmiş ve öldürebilecekleri kimseyi bulamadıkları için, kendilerini öldürmüşlerdi. İntihardan çok, nasıl bir ruh haliyle işlendiği belli olmayan, bir tür birbirlerini vurma eylemiydi bu…
Ölenleri tek tek inceledi. Biraz önce, simitçi tezgahının yanında patlayan bombaların yanıbaşında gördüğü ve telaşla kaçarlarken düşüp, ikinci bir patlamayla ölen insanların ta kendisiydi bunlar. Düşündü. Derin derin iç geçirdi. Peki ama?..Yok, hayır bu olamazdı…
Peki öyleyse olanlar neydi?..
|