|
Perşembe, 23 Mart 2006 |
Onlarca yıldır tanıdığım insanlar vardır. Bunlar hep emekçidir. Emeğe uzak, emeğe yabancı insanlarla iletişim kurmam. İşime gelmez. Düşünü kurduğum dünyaya hizmet etmez bu türden tanışıklıklar…
Kahveci Ahmet emekçidir. Hiçbir zaman “kendi işi” olmamıştır. Bundan sonra da olması olası değildir. İşveren yada kendine ait bir işyeri olmamasına karşın, tam bir özveri anıtı olarak yaşar gider. Gerçek bir anıt gibidir. Emekçi anıtı…
Konyalıdır. Afyon’un kaymağı, Konya’nın manyağı… diye bir söylem geliştiren halkımız, sıra Ahmet’e geldiğinde bu sözü söylemeyi aklının ucundan bile geçiremez. Her türden şakayı kaldırabilecek denli varsıl bir dünyası olmasına karşın, ırksal ve yöresel nedenlerle yapılan şakalara pabuç bırakmaz…
Çaycıdır. Bildiğimiz çaycı… Başka bir özelliği yoktur. Sıradan biridir. Tıpkı diğer sıradanlar gibi kimseyi aldatmayı düşünmez. Düşünemez. Sadece düşünür. Hiçbir yanlış şey katmadan düşüncelerine, sürekli olarak düşünür…
Sabah çok, ama çok erken saatlerde kalkar. Akşam çok, ama çok geç saatlerde yatar. Üç çocuğu vardır. Üçü de kız. Tabii ki bir eşi vardır. Eşini ve çocuklarını çok sever. Tüm insanlara gösterdiği titizliği çocuklarına da gösterir. Onların bir dediğini iki etmemeye dikkat eder…
Akşamları genellikle eve gitmek yerine, büyük bir aşkla bağlandığı işyerinde kalır. Burada kalma nedeni, esnafın sabaha dek çalışmasına eşlik etmektir. Hiçbir tatlı su şairi Ahmet’i anlayamaz. Bu türden insanların ayrımında değildir onlar. Onların yüzlerinde gerçek şairlerin maskesi vardır. Sürekli olarak “bu halk bizi anlamıyor” derler bu şair bozuntuları. Oysa onlar halkı anlamıyorlardır. Onlar Ahmet’i anlayamazlar…
Her akşam mutlaka yemeklerden sonra, uyumadan önce, uyumasını kolaylaştırsın diye saçma sapan gazeteleri hatmeder Ahmet. İnsanların emeğine yabancılaşması için üretilen bu kıçı kırık gazeteler, tatlı rüya gördüren gözlükleriyle Ahmet’i de kıskacına alır…
Bizimle tüm “dertlerini” paylaşan Ahmet’in kızlarından biri çok küçük yaşta Paris’e gidip, entelektüel kenti yerinde inceleme yapmıştır. “Madem ki kızım Paris’e gitti, Levent Kırca’ya söyle de televizyona da çıksın be ağabey” sözlerini sürekli olarak bize yansıtan Ahmet, kaderin bir gün onlara da güleceği varsayımında bulunur…
Çok az insanla konuşan bir kişilik yapısına sahibim. Beni tanımayan, tanımak istemeyen yada çok uzaktan tanıyanlar insanlarla her saniye konuştuğumu sanırlar. Aldanırlar. Çok konuşmayı sevmem. Belki de başaramam. Ancak ender olarak konuşmamın boşa gitmeyeceğine inandığım insanlardan biri de Ahmet’tir. Bilirim ki Ahmet art niyetsiz biridir. Onunla her şey konuşulabilir. Ondan hiçbir zarar gelmez…
|