|
Günübirlik yaşamanın dayanılmaz çekiciliği |
|
|
Pazar, 23 Nisan 2006 |
Sanat ile hayat arasındaki önemli çelişki ve çatışkılardan biri (de) günübirlik olanla sınanabilir…
Doğan, büyüyen ve ölen insan, günübirlikle ilgilidir. Belki (onunla bile) ilgili değildir. Tamamıyla refleks olarak yaşayıp gider. Düşünce kırıntılarını sofrasına katmamak için, neredeyse özel bir çaba harcar…
Günübirlikle yetinen birçok insan, aynı zamanda (sanırım ayrımında olmadan) “yalan” (da) söyler: kendisinin günübirliği aştığını, hatta bunun için özel yeteneklerle donatılmış bir insan olduğundan, şiir gibi “üst bilinç” gerektiren işlerle uğraştığını dile getirir…
Ben, sen, aşk, vatan, devrim, toplum, din, iman… gibi ödünç aldığı sözcükleri, çeşitli bağlaçlarla “bağlayarak” çiziktiriverir…
Peki, bu cesareti nereden alır?.. Daha önce (den) kendini şair olarak “atamış” şiir yoksunu insanlardan alır…
Örnekse kendini yavuz şair olarak lanse etmiş ve toplumun düzeysiz kişileri tarafından kabul görmüş olan Hilmi Yavuz gibi savruk ve kavruk insanlar sayesinde, ödünç sözcüklü şaircikler günübirliğin ötesine geçen bir niteliğe ulaştıklarını iddia ederler…
Bu günübirlikçi olup da (günübirlikçi değilmiş) gibi yapan insanlar, kendi kurdukları yazınsal piyasa değerlerinin oluşturduğu pazarın işportacısıdır…
Kim, nerede, nasıl… bir “olanak” sunarsa, ellerindeki tüm metinlerle koşarak hücum ederler. Sol değerleri savunduğunu iddia eden bir yayın organı davetiye gönderirse giderler, sağ görüşlü bir yayın organı buyur ederse oraya da gönül kondururlar. Peki buna bir örnek verebilir miyim?.. Elbette… Yukarıda verdiğim örneği yinelemekle yetineceğim: Hilmi Yavuz…
|