|
Her niyete yenilen pamuk şekeri: Orhan Pamuk |
|
|
Pazartesi, 11 Aralık 2006 |
Sonunda beklenen/istenen/örgütlenen… oldu ve Orhan Pamuk, her niyete yenilen pamuk şekeri durumuna geldi/getirildi…
Soldan sağa, yukarıdan aşağıya… nereden bakarsak, “etkileyici” bir ışık gibi üzerimize yapışan Orhan Pamuk’u konuşmak zorundayız…
Hemen her saniye, üzerine düşünülen/konuşulan/yazılan… Orhan Pamuk, bu durumu “hak etti”…
Bugün (09 Aralık 2006 Cumartesi) de yarı resmi Zaman gazetesinin gülücüklü ve şirin görünümlü edebiyatçısı Ali Çolak’ın güzellemesiyle güne başladık…
Nobel ile birlikte köşeyi dönen Orhan Pamuk, her köşe yazarının köşesine konuk olarak, fani yaşamını renklendirerek sürdürüyor…
“Bavulun, kağıdın ve mürekkebin kokusu” başlığıyla kaleme alınan yazının ilk paragrafı: “O uzun ‘konuşma’yı dinleyemedim; ama baştan sona okudum. Kimi bölümlerini birkaç kez tekrar ettim. Zekice kurgulanmış, iyi hazırlanmış ve sevgiyle, coşkuyla yazılmış bir metin…”
Her alanda bir zeka bunalımı yaşadığımızdan, her konuya zekayla başlama gereksinimi duyuyoruz!.. Doğuştan gelen bir olanak olan zeka, neredeyse bir “yazgı” gibi alnımıza yazılmasına karşın, büyük bir ustalık gerektiren kavrammış gibi algılanıp, öyle pazarlanıyor… Usun “kutsanması” gerekirken, her nedense zekanın “kutsanmasıyla” karşılaşıyoruz: “… Zekice kurgulanmış…”
“Orhan Pamuk, ‘babasını bavulunu’ anlatacağını önceden açıkladığı için Nobel konuşması sürpriz olmaktan çıkmıştı…”
Aslında Orhan Pamuk gibi (bence) zeka düzeyi düşük (elinde olmayan bir durum olduğundan eleştirel yaklaşmıyorum) insandan “babasının bavulu” dışında, görkemli bir konuşma beklemek, zeka düzeyimizin (elimizde olmayan bir durum olduğundan pek de önemli değil) ne denli düşük olduğunu kanıtlar…
“… Ne var ki, kimse bu denli duygusal, dokunaklı ve edebiyat üstüne böyle ‘yoğunluklu’ bir metin beklemiyordu…”
Ben bekliyordum!.. Siyasal ve ideolojik konularda sınıfta kalan ve estetik konulara teğet geçen, salt bir “yazı makinesi” işlevi gören bir insandan, ancak bu denli bir (bavullu) konuşma beklenebilir…
“… Konuşma zekice hazırlanmıştı; çünkü Pamuk, her şeye rağmen kendisinden siyasi polemik konusu olacak sözler bekleyenlerin hayallerini boşa çıkardı…”
Demek, Ali Çolak da bu konuya (zeka konusuna) bayağı takmış bulunuyor!.. Demek, siyasal konularda konuşmak, hayallerle süslenmiş konu anlamına geliyor…
“… Çok kişisel, naif bir öyküyle başladığı konuşmasını, edebiyatın sınırları içinde tutarak ‘benim biricik meselem yazı’ demek istedi…”
Tam bir sanatsal şovenizm durumu!.. Hem Ali Çolak, hem Orhan Pamuk ve hem de diğer edebiyat esnafı tarafından onaylanan ve piyasaya sürülen şovenizm, genel anlamda onay gören bir durum olarak varlığını sürdürüyor; “Ben işimi yaparım, başkasına karışmam!”anlayışı…
“… ‘Yazmak’ kavramının evrensel meseleleri üzerinde gezinerek, kendini daha önce bu konulara kafa yormuş o gerçekten büyük yazarların, Marquez’in, Orwell’ın, Barthes’in, Cannetti’nin halkasına eklemiş oldu.”
Birileri, birilerine “büyük” dedi diye, biz de büyük demek zorunda değiliz. En azından, ben değilim… Yazmak kavramının evrensel meseleleri, yaşamak kavramının evrensel meselelerinden soyutlanırsa, ortaya sentetik ve sanal bir edebiyat çıkar. Öyle (de) oluyor zaten!..
“Konuşma’ etkileyiciydi; çünkü her kişisel hikaye, biraz duygusallıkla birlikte düş kırıklıkları, sevinçler, sonu gelmez hülyalar da taşır…”
Ne denli sıradan (!) ve ne denli “yaşamak kavramının evrensel meselelerinden” uzak bir tümce…
“… Böyle büyük bir hülyanın gerçekleşmesini anlatıyordu karşımızdaki yazar; bir babanın dileğini yerine getirmenin sonsuz mutluluğunu…”
“Bir babanın dileğini yerine getirmek”, son derecede sıradan ve insanlığı sürükleyebilecek bir durum değil. Ne var ki, Ali Çolak, eline geçirdiği yarı resmi kalemle dilediği gibi yazma hakkına sahip olduğundan, tüm özgürlüğünü sonuna dek kullanıyor…
“… Ve en önemlisi, ödülü babasına ithaf ediyordu…”
Bence, haber değeri bile olmayan bu durum, Nobel sayesinde gündeme gelen anlamsız ve gereksiz bir durum olduğundan, tarihteki yerini “sıradanlık” olarak alacaktır…
“… Konuşmanın başlığı olan ‘Babamın bavulu’ metaforu, ilk bakışta çok yalın ve sıradan gibi gözükse de hayli yoğunluk, gizem ve romantizm taşıyor ve üzerinden çok uzaklara yürümeye, çoğaltılmaya izin veriyordu…”
Vay be!.. Demek, benim göremediğim (gözükmeyen) neler varmış da, ben değerini bilememişim!..
“… Öyle de oldu…”
Olsun!..
“… Bir evin köşeciğinde yıllarca bekleyen ve içine dokunaklı bir hikaye sığdırılan o eski bavul, bütün dünya edebiyatının üzerinde konuştuğu bir nesne oluverdi…”
Adam yazar değil, illüzyonist sanki!..
“… Hatta nesne olmaktan çıktı; Nobel ödüllü bir yazarın edebi manifestosunun çıkış noktası oldu…”
Yarı resmi Zaman gazetesi İslamcı değerlerle yayın yapmasa, adam (Ali Çolak), adamı (Orhan Pamuk) peygamber ilan edecek neredeyse!..
“… Bu, bizimkileri bilmem; ama gizemi, kişisel hikayeleri, yalınlığı pek seven Batılı okurun, yazar ve eleştirmen çevrelerinin zevkini ziyadesiyle kamçılayacaktır.”
Bavul, şimdi de kamçı oldu!..
“Konuşma’nın en can alıca bölümü, elbette Pamuk’un ‘niçin yazıyorum?’ sorusuna cevap verdiği bölümlerdi…”
Güzel!..
“…Ana düşüncesinin özgünlüğü tartışılır –ki demin yukarıda adını saydığım yazarlar ve daha başkaları bu soruyu benzer cümlelerle cevaplamışlardır- fakat bir bütün olarak ele alındığında, Pamuk’un sözleri, tek derdi yazmak olan bir yazarın (onun edebiyata neredeyse bir din gibi sarıldığını biliyoruz) bütün acılarını, açlıklarını, hıncını, intikamını, şehvetini ve hülyasını çok çarpıcı bir üslupla özetliyordu…”
Anlaşılan, Ali Çolak (da) büyüyünce Nobel almak isteyen bir kişi haline gelmeye başlamış. Bu denli uzun ve her türlü yoruma açık bir tümce oluşturabildiğine göre, onun da gönlünde Nobel yatıyor…
“… Özellikle bu bölümün, unutulmaz metinler arasında yer alacağını söylemek, herhalde mübalağa olmaz.”
Olur!..
“Şöyle diyordu Pamuk: ‘İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum… Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum... Hikaye anlatmak içinde değil, hikaye kurmak için yazıyorum. Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya –tıpkı bir rüyadaki gibi- bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum.’”
İmdi, geldik zurnanın “zırt” dediği yere; herkes, her şeyi içinden geldiği için yapar yada öyle olduğunu sanır. Ancak içine nereden gelir (nelerden esinlenir?) bu çok önemli… Örnekse Amerikalı vakıflardan mı esinlenir,yoksa Iraklı insanların gözyaşlarından mı esinlenir?..
Madem ki, senin yazdığın kitap, senin okuma gereksinimini karşılıyor, neden başkalarının da senin kitabını satın almasını “dayatıyorsun”?.. Satın alınıp (da) okunmayan o denli çok kitabın var ki… Her renkten (beyaz, kara, kırmızı) kitaplarını üzerimize kussan da, piyasa koşullarının dayatmasıyla satın alınan kitaplarının birçoğu okunmuyor!..
İnan olsun, biz (hepimiz, herkes) de sana o denli kızıyoruz ki, senden kurtulduğumuzda toplu kurban kıyımı yapacağız!..
Anladığım denli, sen yazmak için oturmuyorsun, oturmak için yazıyorsun!..
Sayende yeni bir din doğuyor: Edebiyat Dini!..
Alışkanlıklarının tutsağı olman, seni sonsuza dek zehirleyebilir!.. Bence dikkatli olmalısın…
Unutulmaktan korkma!.. Bu dünyada Salieri unutulmadıktan sonra, senin unutulman olanaksız…
Ün ve ilgiden bahsediyorsun, senden daha ünlüler (de) var ve dediğim gibi dünya döndükçe unutulmayacaklar!.. Örnekse Kenan Evren hiç unutulmayacak işler yaptı… Onun yaşamdan kopardığı gençlerle, senin yaşamdan kopardığın edebiyat arasında bir koşutluk var…
Yalnızlığı bir yaşam biçimi olarak algılaman, son derecede anlaşılır bir durum… Senin gibiler, istese de bu yalnızlık denen kumsaldan uzak kalamazlar…
Herkes değil, egemenler senden bir şeyler beklediği için yazıyorsun… Bunu sen, ben, bizim oğlan… herkes biliyor…
Kütüphanelerin ölümsüzlüğü ve kitaplarının raflarda duruşunun ihtişamı seni yanıltıyor… Bir gün senin dünya görüşünün karşıtı bir evren kurulursa, bu düşünce biçiminin yanıltıcılığı ortaya çıkabilir…
Hiçbir şey inanılmayacak kadar güzel değil… Her şeyin inanılır kadar güzel olması için savaşım veren insanların sayesinde, inanılmayacak güzellikler kendiliğinden solgunlaşacak…
Kurgu yoksunu, kurmaca yoksulu kitaplarında hikaye kurabilmekten uzak duruşunu, birilerine (seni kutsayan emperyalist kuruluşlara) kakalayabilirsin. Ancak, bu işten az çok anlayan ve estetik bilinci gelişmiş insanlara yutturamazsan…
Rüya gördüğün (ve salt rüya gördüğün) için yazabildiğini itiraf etmen, son derecede sevindirici. Senin rüyalarını okumak zorunda değiliz ve okumuyoruz…
Hiçbir zaman mutlu olamayacaksın!.. Boşuna çabalama… Mutlu olma hakkına sahip olmayan bir tragedya kişisi olarak yaşamını kiralamak zorundasın…
Orhan Pamuk’un sözlerini aktardıktan sonra, büyük sözlerle bezediği yazısını sürdüren Ali Çolak, sanırım yakında bu yazarımızı, Fettullah Gülen amcamıza da önerir ve bu rüya gören yazarımız (da) zaman zaman Zaman’da yazılar yazmaya başlar!..
|
|