header image
Ana Sayfa arrow Günebakan arrow Bir bavul diyalog
Bir bavul diyalog Yazdır
Perşembe, 14 Aralık 2006
O – Ölümünden iki yıl önce babam kendi yazıları, el yazmaları ve defterleriyle dolu küçük bir bavul verdi bana…

H – İyi yapmış…

O – Her zamanki şakacı, alaycı havasını takınarak, kendisinden sonra, yani ölümünden sonra onları okumamı istediğini söyleyiverdi…

H – Neden acaba?..

O – “Bir bak bakalım,” dedi hafifçe utanarak, “işe yarar bir şey var mı içlerinde. Belki benden sonra seçer, yayımlarsın.”

H – Bu konuşmayı yaparken neredeydiniz?..

O – Benim yazıhanemde, kitaplar arasındaydık…

H – Bu sözleri konuşurken, babanız ne yapıyordu?..

O – Babam acı verici çok özel bir yükten kurtulmak isteyen biri gibi, bavulunu nereye koyacağını bilemeden yazıhanemde bakınarak dolandı…

H – Peki bavulu ne yaptı?..

O – Sonra elindeki şeyi dikkat çekmeyen bir köşeye usulca bıraktı…

H – Bavulu bıraktıktan sonra nasıl bir ruh haline büründünüz?..

O – İkimizi de utandıran bu unutulmaz an biter bitmez ikimiz de her zamanki rollerimize, hayatı daha hafiften alan, şakacı, alaycı kimliklerimize geri dönerek rahatladık…

H – Şakacı kimliklerinize büründüğünüzde, ülke sorunlarıyla ilgilendiğiniz oldu mu?..

O – Her zamanki gibi siyasi dertlerinden ve babamın çoğu başarısızlıkla sonuçlanan işlerinden, çok da fazla kederlenmeden, söz ettik…

H – Babanız gittikten sonra, bavulla salt bavul olarak mı ilgilendiniz yoksa?..

O – Babam gittikten sonra bavulun etrafında birkaç gün ona hiç dokunmadan aşağı yukarı yürüdüğümü hatırlıyorum…

H – Bavulla tanışıyor muydunuz?..

O – Küçük, siyah, deri bavulu, kilidini, yuvarlak kenarlarını ta çocukluğumdan biliyordum…

H – Babanızla bavul arasında, tinsel bir ilişki var mıydı?..

O – Babam kısa süren yolculuklara çıkarken ve bazen de evden iş yerine bir yük taşırken taşırdı onu…

H – Bu bavul hiç yurtdışına çıktı mı?..

O – Çocukken bu küçük bavulu açıp yolculuktan dönen babamın eşyalarının karıştırdığımı, içinden çıkan kolonya ve yabancı ülke kokusundan hoşlandığımı hatırlıyordum…

H – Demek ki, baba-bavul bütünlüğü tüm benliğinizi sarmış…

O – Bu bavul benim için geçmişten ve çocukluk hatıralarımdan çok şey taşıyan tanıdık ve çekici bir eşyaydı, ama şimdi ona dokunamıyordum bile…

H – Siz, bavula fazla takmışsınız!..

O – Niye?..

H – Baksanıza canım, bir türlü bavul sözcüğünün kıyısına bile yanaşmak istemiyorsunuz…

O – Elbette ki bavulun içindeki gizli yükün esrarengiz ağırlığı yüzünden…

H – Nasıl bir ağırlık?..

O – Bu ağırlığın anlamından söz edeceğim şimdi…

H – Haydi, bir an önce bahsedin…

O – Bir odaya kapanıp, bir masaya oturup, bir köşeye çekilip kağıtla kalemle kendini ifade eden insanın yaptığı şeyin, yani edebiyatın anlamı demek bu…

H – Dediklerini anlıyorum da bavulu bir an önce açıp, içindekileri görseydiniz…

O – Babamın bavuluna dokunup onu bir türlü açamıyordum, ama içindeki defterlerin bazılarını biliyordum…

H – Nereden biliyorsunuz?..

O – Bazılarına bir şeyler yazarken babamı görmüştüm…

H – Aslında babanız da yazardı anlaşılan…

O – Bavulun içindeki yük ilk defa duyduğum bir şey değildi…

H – Belki de babanız yazarlık serüvenine kapılmaktan korkmuş!..

O – Babamın büyük bir kütüphanesi vardı, gençlik yıllarında, 1940’ların sonunda, İstanbul’da şair olmak istemiş, Valery’yi Türkçe’ye çevirmiş, ama okuru az, yoksul bir ülkede şiir yazıp edebi bir hayatın zorluklarını yaşamak istememişti…

H – Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Nazım Hikmet… de yoksul bir ülkede yaşamalarına karşın, şiir ve edebiyatla uğraşmışlardı ama…

O – Babamın babası dedem- zengin bir işadamıydı, babam rahat bir çocukluk ve gençlik geçirmişti, edebiyat için, yazı için zorluk çekmek istemiyordu…

H – Salt yazınsal işlere yoğunlaşacak olsa, hayatın diğer yanlarını ıskalarım korkusuna mı kapılıyordu?..

O – Hayatı bütün güzellikleriyle seviyordu, onu anlıyordum…

H – Babanızın bavulunu açmamak için adeta direnç göstermişsiniz…

O – Beni babamın bavulunun içindekilerden uzak tutan birinci endişe tabii ki okuduklarımı beğenmeme korkusuydu…

H – Babanızın tavrı neden olamaz mı?..

O – Babam da bunu bildiği için tedbirini almış, bavulun içindekileri ciddiye almayan bir hava da takınmıştı…

H – Peki bu gizlilik, gizem, çekinceli davranma halleri… sizi üzüyor muydu?..

O – Yirmi beş yıllık bir yazarlık hayatından sonra bunu görmek beni üzüyordu…

H – Babanız da edebiyatı fazla ciddiye almamış canım…

O – Ama edebiyatı yeterince ciddiye almadığı için babama kızmak bile istemiyordum…

H – Siz kızdıran neydi?..

O – Asıl korkum, bilmek, öğrenmek bile istemediğim asıl şey ise babamın iyi bir yazar olması ihtimaliydi…

H – Daha derinde bir durum sizce…

O – Babamın bavulunu asıl bundan korktuğum için açamıyordum…

H – İnanılır gibi değil!..

O – Üstelik nedeni kendime açıkça söyleyemiyordum bile…

H – Neden?..

O – Çünkü babamın bavulundan gerçek, büyük bir edebiyat çıkarsa babamın içinde bir bambaşka adam olduğunu kabul etmem gerekecekti…

H – Böyle bir durumu kabul etmek sizin için çok zor muydu?..

O – Bu korkutucu bir şeydi…

H – Neden?..

O – Çünkü ben o ilerlemiş yaşımda bile babamın yalnızca babam olmasını istiyordum; yazar olmasını değil…

H – Belki de, yazarlık emek gerektiren bir iş olduğunu bilmeniz, sizde böyle bir düşünce oluşturuyordu…

O – Benim için yazar olmak, insanın içinde gizli ikinci kişiyi, o kişiyi yapan alemi sabırla yıllarca uğraşarak keşfetmesidir: Yazı deyince önce romanlar, şiirler, edebiyat geleneği değil, bir odaya kapanıp, masaya oturup, tek başına kendi içine dönen ve bu sayede kelimelerle bir yeni alem kuran insan gelir gözümün önüne…

H – Sıradan insanla, yazar olan insan arasında benzerlikler yok mu?..

O – Bu adam, ya da bu kadın, daktilo kullanabilir, bilgisayarın kolaylıklarından yararlanabilir, ya da benim gibi otuz yıl boyunca dolmakalemle kağıt üzerine, elle yazabilir…

H – Evet?..

O – Yazdıkça kahve, çay, sigara içebilir…

H – Eee?..

O – Bazen masasından kalkıp pencereden dışarıya, sokakta oynayan çocuklara, talihliyse ağaçlara ve bir manzaraya, ya da karanlık bir duvara bakabilir…

H – Sonra?..

O – Şiir, oyun ya da benim gibi roman yazabilir…

H – Sadede gelelim…

O – Bütün bu farklılıklar asıl faaliyetten, masaya oturup sabırla kendi içine dönmekten sonra gelir…

H – Bu sözleri herkes söyleyebilir…

O – Yazı yazmak, bu içe dönük bakışı kelimelere geçirmek, insanın kendisinin içinden geçerek yeni bir alemi sabırla, inatla ve mutlulukla araştırmasıdır…

H – Ama bunların hiçbiri özgün sözler değil!..

O – Ben boş sayfaya yavaş yavaş yeni kelimeler ekleyerek masamda oturdukça günler, aylar, yıllar geçtikçe, kendime yeni bir alem kurduğumu, kendi içimdeki bir başka insanı, tıpkı bir köprüyü ya da bir kubbeyi taş taş kuran biri gibi ortaya çıkardığımı hissederim…

H – Bunlar, ruhsal durumların kişisel yansımaları gibi geliyor bana…

O – Biz yazarların taşları kelimelerdir…

H – Çok sıradan bir benzetme!..

O – Onları elleyerek, birbirleriyle ilişkilerini hissederek, bazen uzaktan bakıp seyrederek, bazen parmaklarımızla ve kalemimizin ucuyla sanki onları okşayarak ve ağırlıklarını tartarak kelimeleri yerleştire yerleştire, yıllarca inatla, sabırla ve umutla yeni dünyalar kurarız…

H – Dediğim gibi çok sıradan benzetmeler yapıyorsunuz!..

O – Benim için yazarlığın sırrı, nereden geleceği hiç belli olmayan ilhamda değil, inat ve sabırdadır…

H – Sabrımı taşırıyorsunuz!..

O – Türkçe’deki o güzel deyiş, iğneyle kuyu kazmak bana sanki yazarlar için söylenmiş gibi gelir…

H – Söylediklerinizin pamuk şekerinden daha değerli yanı yok!..

O – Eski masallardaki, aşkı için dağları delen Ferhat’ın sabrını severim ve anlarım…

H – Anladığınızı sanmıyorum…

O – Benim Adım Kırmızı adlı romanımda, tutkuyla aynı atı yıllarca çize çize ezberleyen, hatta güzel bir atı gözü kapalı çizebilen İranlı eski nakkaşlardan söz ederken yazarlık mesleğinden, kendi hayatımdan söz ettiğimi de biliyordum…

H – Sözleriniz beni uyutmaya başladı!..

O – Kendi hayatını başkalarının hikayesi olarak yavaş yavaş anlatabilmesi, bu anlatma gücünü içinde hissedebilmesi için, bana öyle gelir ki, yazarın masa başında yıllarını bu sanata ve zanaata sabırla verip, bir iyimserlik elde etmesi gerekir…

H – Bu sözlerin hiçbir ağırlığı yok…

O – Kimine hiç gelmeyen, kimine de pek sık uğrayan ilham meleği bu güveni ve iyimserliği sever ve yazarın kendini en yalnız hissettiği, çabalarının, hayallerinin ve yazdıklarının değerinden en çok şüpheye düştüğü anda, yani hikayesinin yalnızca kendi hikayesi olduğunu sandığı zamanda, ona içinden çıktığı dünya ile kurmak istediği alemi birleştiren hikayeleri, resimleri, hayalleri sanki sunuverir…

H – Mitolojik öykülerin bile gerisinde kalan şeylerle kendinizi kandırıyorsunuz…

O – Bütün hayatını verdiğim yazarlık işinde benim için en sarsıcı duygu, beni aşırı mutlu eden kimi cümleleri, hayalleri, sayfaları kendimin değil bir başka gücün bulup bana cömertçe sunduğunu zannetmem olmuştur…

H – Bence siz sık sık düş görüyorsunuz, hem de gündüzleri…

O – Babamın çantasını açıp defterlerini okumaktan korkuyordum, çünkü benim girdiğim sıkıntılara onun asla girmeyeceğini, yalnızlığı değil arkadaşları, kalabalıkları, salonları, şakaları, cemaate karışmayı sevdiğini biliyordum…

H – Yazarlık için, mutlaka yalnızlık mı gerekir?..

O – Ama sonra başka bir akıl yürütüyordum: Bu düşünceler, çilekeşlik ve sabır hayalleri benim hayat ve yazarlık deneyimlerimden çıkardığım kendi önyargılarım da olabilirdi…

H – Tabii canım…

O – Kalabalığın, aile hayatının, cemaatin ışıltısı içinde ve mutlu cıvıltılar arasında yazmış pek çok parlak yazar da vardı…

H – Hem de çok…

O – Üstelik babam, çocukluğumuzda, aile hayatının sıradanlığından sıkılarak bizi bırakmış, Paris’e gitmiş, otel odalarında –başka pek çok yazar gibi- defterler doldurmuştu…

H – Doldursun canım…

O – Bavulun içinde o defterlerin bir kısmının olduğunu da biliyordum, çünkü bavulu getirmeden önceki yıllarda babam hayatının o döneminden bana artık söz etmeye de başlamıştı…

H – Baba-Oğul-Kutsal Ruh gibi bir durum sizin ilişkileriniz…

O – Çocukluğumda da söz ederdi o yıllardan, ama kendi kırılganlığını, şair-yazar olma isteğini, otel odalarındaki kimlik sıkıntılarını anlatmazdı…

H – Neler anlatırdı?..

O – Paris kaldırımlarında nasıl sık sık Sartre’ı gördüğünü anlatır, okuduğu kitaplar ve gördüğü filmlerden çok önemli haberler veren biri gibi heyecanla ve içtenlikle söz ederdi…

H – Babanızın bu anlattıkları yazarlığınızı besledi mi?..

O – Yazar olmamda paşalardan ve din büyüklerinden çok evde dünya yazarlarından söz eden bir babamın olmasının payını elbette hiç aklımdan çıkarmazdım…

H – Yazarlığınızı besleyen ev halleri nedeniyle bavula biraz fazla anlam yüklemiş olmayasınız?..

O – Belki de babamın defterlerini bunu düşünerek, büyük kütüphanesine ne kadar çok şey borçlu olduğumu hatırlayarak okumalıydım…

H – Sizde babanızın izdüşümünün oluşturduğu gölgelerin derin izleri var…

O – Bizimle birlikte yaşarken babamın tıpkı benim gibi –bir odada yalnız kalıp kitaplarla, düşüncelerle haşır neşir olmak istemesine, yazılarının edebi niteliğine çok önem vermeden, dikkat etmeliydim…

H – Sizin bileceğiniz bir iş…

O – Ama yapamayacağım şeyin de tam bu olduğunu, babamın bıraktığı çantaya bu huzursuzlukla bakarken hissediyordum…

H – Deminden beri bavul dediğiniz şey yoksa çanta mıydı?..

O – Babam bazen kütüphanesinin önündeki divana uzanır, elindeki kitabı ya da dergiyi bırakır ve uzun uzun düşüncelere, hayallere dalardı…

H – Ama siz beni hiç dinlemiyorsunuz, kendi hayallerinizle baş başa kalmışa benziyorsunuz…

O – Yüzünde şakalaşmalar, takılmalar ve küçük çekişmelerle sürüp giden aile hayatı sırasında gördüğümden bambaşka bir ifade, içe dönük bir bakış belirirdi, bundan özellikle çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda babamın huzursuz olduğunu anlar, endişelenirdim…

H – Koca bir Nobel Ödülü konuşmasına, babanızın mutsuz ve sıradan hayatını sığdırma düşüncesine varmanızı ne sağladı?..

O – Şimdi yıllar sonra bu huzursuzluğun insanı yazar yapan temel dürtülerden biri olduğunu biliyorum…

H – Pek anlayamadım ama…

O – Yazar olmak için, sabır ve çileden önce içimizde kalabalıktan, cemaatten, günlük sıradan hayattan, herkesin yaşadığı şeylerden kaçıp bir odaya kapanma dürtüsü olmalıdır…

H – En iyisi siz anlatın, ben arada bir şeyler mırıldanayım…

O – Sabır ve umudu yazıyla kendimize derin bir dünya kurmak için isteriz…

H – Demek bu işler böyle oluyor!..

O – Ama bir odaya, kitaplarla dolu bir odaya kapanma isteği bizi harekete geçiren ilk şeydir…

H – Allah, Allah!..

O – Bu kitapları keyfince okuyan, yalnızca kendi vicdanını sesini dinleyerek başkalarının sözleriyle tartışan ve kitaplarla konuşa konuşa kendi düşüncelerini ve alemini oluşturan özgür, bağımsız yazarın ilk büyük örneği, modern edebiyatın başlangıcı Montaigne’dir elbette…

H – Bunu herkes biliyor…

O – Babamın dönüp dönüp okuduğu, bana okumamı öğütlediği bir yazardı Montaigne…

H – Bütün babalar bu adamı önerir zaten!..

O – Dünyanın neresinde olursa olsun, ister Doğu’da ister Batı’da, cemaatlerinden kopup kendilerini kitaplarla bir odaya kapatan yazarlar geleneğinin bir parçası olarak görmek isterim kendimi…

H – Sen nasıl görmek istersen öyle gör…

O – Benim için hakiki edebiyatın başladığı yer kitaplarla kendini bir odaya kapatan adamdır…

H – Bu biraz mazoşist bir durum değil mi?..

O – Ama kendimizi kapattığımız odada sanıldığı kadar da yalnız değilizdir…

H – Odada İlham Perisi mi var?!.

O – Bize önce başkalarının sözü, başkalarının hikayeleri, başkalarının kitapları, yani gelenek dediğimiz şey eşlik eder…

H – Siz bir yerde “Edebiyat Dini” gibi bir anlayışa sahipsiniz…

O – Edebiyatın insanoğlunun kendini anlamak için yarattığı en değerli birikim olduğuna inanıyorum…

H – Kendinizi de bir “peygamber” gibi görüyorsunuz anlaşılan!..

O – İnsan toplulukları, kabileler, milletler edebiyatlarını önemsedikleri, yazarlarına kulak verdikleri ölçüde zekileşir, zenginleşir ve yükselirler, ve hepimizin bildiği gibi, kitap yakmalar, yazarları aşağılamalar milletler için karanlık ve akılsız zamanların habercisidir…

H – Milli bir mesele gibi mi?..

O – Ama edebiyat hiçbir zaman yalnızcı milli bir konu değildir…

H – İnsanın evrensel sorunlarını mı irdeler edebiyat?..

O – Kitaplarıyla bir odaya kapanan ve önce kendi içinde bir yolculuğa çıkan yazar, orada yıllar içinde iyi edebiyatın vazgeçilmez kuralını da keşfedecektir: Kendi hikayemizden başkalarının hikayeleri gibi ve başkalarının hikayelerinden kendi hikayemizmiş gibi bahsedebilme hüneridir edebiyat…

H – Sıradan insanın söyleyebileceği ve sıradan insanın düşünebileceği, hiçbir özgün yanı olmayan tümceler kurmanın ötesine geçemeyen bir anlatımla, kendi düşüncelerinizden çok, başkalarının düşünceleriyle konuşuyorsunuz izlenimi veriyorsunuz…

O – Bunu yapabilmek için yola başkalarının hikayelerinden ve kitaplarından çıkarız…

H – Başkalarının hikayeleri ve kitapları derken kaç adet kitaptan bahsediyorsunuz?..

O – Babamın bir yazara fazlasıyla yetecek 1500 kitaplık iyi bir kütüphanesi vardı…

H – Coşkun Büktel’in 10.000 kitabı var…

O – 22 yaşımdayken, bu kütüphanedeki kitapların hepsini okumamıştım belki, ama bütün kitapları tek tek tanır, hangisinin önemli, hangisinin hafif ama kolay okunur, hangisinin klasik, hangisinin dünyanın vazgeçilmez bir parçası, hangisinin yerel tarihin unutulacak ama eğlenceli bir tanığı, hangisinin de babamın çok önem verdiği bir Fransız yazarın kitabı olduğunu bilirdim…

H – Siz yazardan çok, müneccime benziyorsunuz…

O – Bazen bu kütüphaneye uzaktan bakar, kendimin de bir gün ayrı bir evde böyle bir kütüphanemin, hatta daha iyisinin olacağını, kitaplardan kendime bir dünya kuracağımı düşlerdim…

H – Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş, misali…

O – Uzaktan baktığımda bazen babamın kütüphanesi bana bütün alemin küçük bir resmiymiş gibi gelirdi…

H – Sen de biraz abarttın canım!..

O – Ama bizim köşemizden, İstanbul’dan baktığımız bir dünyaydı bu…

H – Şimdi anlaşıldı…

O – Kütüphane de bunu gösteriyordu…

H – İyice kafam karıştı doğrusu…

O – Babam bu kütüphaneyi yurtdışı yolculuklarından, özellikle Paris’ten ve Amerika’dan aldığı kitaplarla, gençliğinde İstanbul’da 1940’larda ve 50’lerdeki yabancı dilde kitap satan dükkanlardan aldıklarıyla ve her birini benim de tanıdığım İstanbul’un eski ve yeni kitapçılarından edindikleriyle yapmıştı…

H – Desenize, dünyanız karmakarışık olmuş…

O – Yerel, milli bir dünya ile Batı dünyasının karışımıdır benim dünyam…

H – Kendinize kütüphane kurmaya ne zaman başladınız?..

O – 1970’lerden başlayarak ben de iddialı bir şekilde kendime bir kütüphane kurmaya başladım…

H – Yazar olmaya karar verdiğiniz zaman mı?..

O – Daha yazar olmaya tam karar vermemiştim, İstanbul adlı kitabımda anlattığım gibi, artık ressam olmayacağımı sezmiştim ama hayatımın ne yola gireceğini tam bilemiyordum…

H – Yazarlık yapmaya hayatınızın fazlalığından mı, yoksa azlığından mı karar verdiniz?..

O – İçimde bir yandan her şeye karşı durdurulmaz bir merak ve aşırı iyimser bir okuyup öğrenme açlığı vardı; bir yandan da hayatımın bir şekilde ‘eksik’ bir hayat olacağını, başkaları gibi yaşayamayacağımı hissediyordum…

H – Siz hep hislerinizle hareket ediyorsunuz; kendinizi İstanbullu hissetmiyor muydunuz?..

O – Bu duygumun bir kısmı, tıpkı babamın kütüphanesine bakarken hissettiğim gibi, merkezden uzak olma fikriyle, İstanbul’un o yıllarda hepimize hissettirdiği gibi, taşrada yaşadığımız duygusuyla ilgiliydi…

H – Ben aynı şeyleri hissetmiyordum…

O – Bir başka eksik yaşam endişesi de tabii ister resim yapmak olsun, ister edebiyat olsun, sanatçısına fazla ilgi göstermeyen ve umut da vermeyen bir ülkede yaşadığımı fazlasıyla bilmemdi…

H – Canım siz de her şeyi fazlasıyla biliyorsunuz!..

O – 1970’lerde, sanki hayatımdaki bu eksiklikleri gidermek ister gibi aşırı bir hırsla İstanbul’un eski kitapçılarından babamın verdiği parayla solmuş, okunmuş, tozlu kitaplar satın alırken bu sahaf dükkanlarının, yol kenarlarında, cami avlularında, yıkık duvarların eşiklerinde yerleşmiş kitapçıların yoksul, dağınız ve çoğu zaman da insana umutsuzluk verecek kadar perişan halleri beni okuyacağım kitaplar kadar etkilerdi…

H – Ağabeyciğim, sen de ne görsen hemen etkileniveriyorsun…

O – Alemdeki yerim konusunda, hayatta olduğu gibi edebiyatta da o zamanlar taşıdığım temel duygu bu ‘merkezde olmama’ duygusuydu…

H – Siz de kendinizi dışta göstermek için abartılı bir davranış geliştirmişsiniz…

O – Dünyanın merkezinde, bizim yaşadığımızdan daha zengin ve çekici bir hayat vardı ve ben bütün İstanbullular ve bütün Türkiye ile birlikte bunun dışındaydım…

H – Biz Kalubela’dan beri İstanbulluyuz, böyle bir ruh durumuna kapılmadık doğrusu…

O – Bu duyguyu dünyanın büyük çoğunluğu ile paylaştığımı bugün düşünüyorum…

H – Siz düşünmeyi sürdürün…

O – Aynı şekilde, bir dünya edebiyatı vardı ve onun benden çok uzak bir merkezi vardı…

H – Siz dünya edebiyatına mı yoksa Batı edebiyatına mı göz koymuştunuz?..

O – Aslında düşündüğüm Batı edebiyatıydı, dünya edebiyatı değil, ve biz Türkler bunun da dışındaydı…

H – Babanızın kütüphanesine gelirsek…

O – Babamın kütüphanesi de bunu doğruluyordu…

H – Bizim edebiyatımızla, onların edebiyatı benzeşiyor muydu?..

O – Bir yanda bizim, pek çok ayrıntısını sevdiğim, sevmekten vazgeçemediğim yerel dünyamız, İstanbul’un kitapları ve edebiyatı vardı, bir de ona hiç benzemeyen, benzememesi bize hem acı hem de umut veren Batı dünyasının kitapları…

H – Yazmak nasıl bir duyguyla sizi çekiyordu?..

O – Yazmak, okumak sanki bir dünyadan çıkıp ötekinin başkalığı, tuhaflığı ve harika halleriyle teselli bulmaktı…

H – Sizde Batı’ya kaçma eğilimi seziyorum…

O – Babamın da bazen, tıpkı benim sonraları yaptığım gibi, kendi yaşadığı hayattan Batı’ya kaçmak için roman okuduğunu hissederdim…

H – Sizde ruhsal eksiklik olmasın…

O – Ya da bana o zamanlar kitaplar bu çeşit bir kültürel eksiklik duygusunu gidermek için başvurduğumuz şeylermiş gibi gelirdi…

H – Bence, siz kendinizden bile kaçmak isteyen bir ruha sahipsiniz…

O – Yalnız okumak değil, yazmak da İstanbul’daki hayatımızdan Batı’ya gidip gelmek gibi bir şeydi…

H – Burayı görmek için, oradan mı bakmak gerekir?..

O – Babam bavulundaki defterlerinden çoğunu doldurabilmek için Paris’e gitmiş, kendini otel odalarına kapatmış, sonra yazdıklarını Türkiye’ye geri getirmişti…

H – Bu durum sizde nasıl bir duygu oluşturdu?..

O – Bunun da beni huzursuz ettiğini, babamın bavuluna bakarken hissederdim…

H – Babanızın müthiş etkisinde kalmışsınız…

O – 25 yıl Türkiye’de yazar olarak ayakta kalabilmek için kendimi bir odaya kapattıktan sonra, yazarlığın içimizden geldiği gibi yazmanın, toplumdan, devletten, milletten gizlice yapılması gereken bir iş olmasına, babamın bavuluna bakarken artık isyan ediyordum…

H – İsyan eder bir haliniz yok oysa…

O – Belki de en çok bu yüzden babama yazarlığı benim kadar ciddiye almadığı için kızıyordum…

H – Sizin isyanınız sisteme değil, babanıza sanırım…

O – Aslında babama benim gibi bir hayat yaşamadığı, hiçbir şey için küçük bir çatışmayı bile göze almadan toplumun içinde, arkadaşları ve sevdikleriyle gülüşerek mutlulukla yaşadığı için kızıyordum…

H – Korkunç bir huzursuzluk içinde geçmiş babanızla ilişkileriniz…

O – Ama ‘kızıyordum’ yerine ‘kıskanıyordum’ diyebileceğimi, belki de bunun daha doğru bir kelime olacağını da aklımın bir yanıyla biliyor, huzursuz oluyordum…

H – O durumdayken ne tür sorular soruyordunuz?..

O – O zaman her zamanki takıntılı, öfkeli sesimle kendi kendime ‘mutluluk nedir?’ diye soruyordum…

H – Tek bir odada mı?..

O – Tek başına bir odada derin bir hayat yaşadığını sanmak mıdır mutluluk?..

H – Bilmem…

O – Yoksa cemaatle, herkesle aynı şeylere inanarak, inanıyormuş gibi yaparak rahat bir hayat yaşamak mı?..

H – İnanın bilemiyorum!..

O – Herkesle uyum içinde yaşar gibi gözükürken, bir yandan da kimsenin görmediği bir yerde, gizlice yazı yazmak mutluluk mudur aslında, mutsuzluk mu?..

H – Bu sorulara fazla gerek yok…

O – Ama bunlar fazla hırçın, öfkeli sorulardır…

H – Senin hüsnü kuruntun!..

O – Üstelik iyi bir hayatın ölçüsünün mutluluk olduğunu nereden çıkarmıştım ki?..

H – Onu sen bilirsin, ben bilemem…

O – İnsanlar, gazeteler, herkes hep en önemli hayat ölçüsü mutlulukmuş gibi davranıyordu…

H – Sen onlara aldırma…

O – Yalnızca bu bile, tam tersinin doğru olduğunu araştırmaya değer bir konu haline getirmiyor muydu?..

H – Sakin ol, kendine gel, zamanla her şey düzelecek!..

O – Zaten bizlerden, aileden hep kaçmış olan babamı ne kadar tanıyor, onun huzursuzluklarını ne kadar görebiliyordum ki?..

H – Yeter artık, aç şu bavulu…

O – Babamın bavulunu işte bu dürtülerle açtım…

H – Oh be!..

O – Babamın hayatında bilmediğim bir mutsuzluk, ancak yazıya dökerek dayanabileceği bir sır olabilir miydi?..

H – Büyük bir sürprizle karşılaştın mı?..

O – Bavulu açar açmaz seyahat çantası kokusunu hatırladım, bazı defterleri tanıdığımı, babamın üstünde öyle fazla durmadan onları bana yıllarca önce göstermiş olduğunu fark ettim…

H – Gençliği anıştıran bir şeyler var mıydı?..

O – Tek tek elleyip karıştırdığım defterlerin çoğu babamın bizi bırakıp Paris’e gittiği gençlik yıllarında tutulmuştu…

H – Babanız hakkında özel bir şeyler mi öğrenmek istiyordunuz?..

O – Oysa ben, tıpkı biyografilerini okuduğum, sevdiğim yazarlar gibi, babamın benim yaşımdayken ne yazdığını, ne düşündüğünü öğrenmek istiyordum…

H –Peki buldunuz mu bir şeyler?..

O – Kısa zaman içinde böyle bir şeyle karşılaşmayacağımı da anladım…

H – Tedirginlik yaşadınız mı?..

O – Üstelik bu arada babamın defterlerinin orasında burasında karşılaştığım yazar sesinden huzursuz olmuştum…

H – Babanızdan bu denli bahsetmeniz de beni huzursuz etti…

O – Bu ses babamın sesi değil diye düşünüyordum; hakiki değildi, ya da benim hakiki babam diye bildiğim kişiye ait değildi bu ses…

H – Neler bahsediyorsun ağabeyciğim?!.

O – Babamın yazarken babam olamaması gibi huzursuz edici bir şeyden daha ağır bir korku vardı burada: İçimdeki hakiki olamama korkusu, babamın yazılarını iyi bulamama, hatta babamın başka yazarlardan fazla etkilendiğini görme endişemi aşmış, özellikle gençliğimde olduğu gibi, bütün varlığımı, hayatımı, yazma isteğimi ve kendi yazdıklarımı bana sorgulatan bir hakikilik buhranına dönüşüyordu…

H – Siz her konuda bir korku buluyor, yoksa da icat ederek, kendinize eziyet ediyorsunuz gibi geliyor bana…

O – Roman yazmaya başladığım ilk on yılda bu korkuyu daha derinden hisseder, ona karşı koymakta zorlanır, tıpkı resim yapmaktan vazgeçtiğim gibi, bir gün yenilgiye uğrayıp roman yazmayı da bu endişeyle bırakmaktan bazen korkardım…

H – Bir bavul nelere kadirmiş!..

O – Kapayıp kaldırdığım bavulun bende kısa sürede uyandırdığı iki temel duygudan hemen söz ettim: Taşrada olma duygusu ve hakiki olabilme endişesi…

H – Yani huzursuz edici duygular…

O – Benim bu huzursuz edici duyguları derinlemesine ilk yaşayışım değildi elbette bu…

H – Demek daha önce de…

O – Bu duyguları, bütün genişlikleri, yan sonuçları, sinir başları, iç düğümleri ve çeşit çeşit renkleriyle ben yıllar boyunca okuyup yazarak, kendim masa başında araştırmış, keşfetmiş, derinleştirmiştim…

H – Siz, toplumsal sorunlarla hiç ilgilenmeyen, neredeyse tamamıyla Freud anlayışının tutsağı olmuş, sayıklamalarla ömrünü çürüten bir insan profili çiziyorsunuz…

O – Elbette onları belli belirsiz acılar, keyif kaçırıcı hassasiyetler ve ikide bir hayattan ve kitaplardan bana bulaşan akıl karışıklıkları olarak özellikle gençliğimde pek çok kereler yaşamıştım…

H – Bu ruhsal çöküntünüzü romanlarınızla iyice pekiştirdiniz…

O – Ama taşrada olma duygusunu ve hakikilik endişesini ancak onlar hakkında romanlar, kitaplar yazarak (mesela taşralılık için Kar, İstanbul; hakikilik endişesi için Benim Adım Kırmızı ya da Kara Kitap) bütünüyle tanıyabilmiştim…

H – Yazarken, değiştiricilikten değil, neredeyse daha kötüye giden bir sistemden yana tavır geliştiriyorsunuz…

O – Benim için yazar olmak demek, içimizde taşıdığımız, en fazla taşıdığımızı bildiğimiz gizli yaralarımızın üzerinde durmak, onları sabırla keşfetmek, tanımak, iyice ortaya çıkarmak ve bu yaraları ve acıları yazımızın ve kimliğimizin bilinçle sahiplendiğimiz bir parçası haline getirmektir…

H – Bu denli karmaşık bir yapılanmada olmasa gerek yazarlık…

O – Herkesin bildiği ama bildiğini bilmediği şeylerden söz etmektir yazarlık…

H – Cambazlık, hokkabazlık, illüzyonistlik… gibi bir şey sanki…

O – Bu bilginin keşfi ve onun geliştirilip paylaşılması okura çok tanıdığı bir dünyada hayret ederek gezinmenin zevklerini verir…

H – Aynı zamanda simyacılık gibi bir şey…

O – Bu zevkleri, bildiğimiz şeylerin bütün gerçekliğiyle yazıya dökülmesindeki hünerden de alırız elbette…

H – “Bir hırka, bir çorba” anlayışı gibi dursa da daha anlaşılmaz labirentlerde gezen cemaatsiz şeyhlerden bahsediyor gibisiniz…

O – Bir odaya kapanıp yıllarca hünerini geliştiren, bir alem kurmaya çalışan yazar işe kendi gizli yaralarından başlarken bilerek ya da bilmeden insanoğluna derin bir güven de göstermiş olur…

H – Aslında, herkesin herkesi anlayabildiğini, ama bir yandan da anlayamadığını söylemek istiyorsunuz…

O – Başkalarının da bu yaraların bir benzerini taşıdığına, bu yüzden anlaşılacağına, insanların birbirlerine benzediğine duyulan bu güveni hep taşıdım…

H – Birbirine karşıt ve uyumsuz görüşleri sentetik bir bağlamda yaşıyorsunuz anlaşılan…

O – Bütün gerçek edebiyat, insanların birbirine benzediğine ilişkin çocuksu ve iyimser bir güvene dayanır…

H – Herhangi bir merkeze oturmayan, tamamıyla metafizik bir anlayış…

O – Kapanıp yıllarca yazan biri işte böyle bir insanlığa ve merkezi olmayan bir dünyaya seslenmen ister…

H – Yeniden babanızın bavuluna dönelim mi?..

O – Ama babamın bavulundan ve tabii İstanbul’da yaşadığımız hayatın solgun renklerinden anlaşılabileceği gibi, dünyanın bizden uzakta bir merkezi vardı…

H – Çehov öykünmeciliğinin ötesine gidemeyen, basit sözlerle örülmüş bir durumu gündeme getirme çabanızı görür gibi oluyorum…

O – Bu temel gerçeği yaşamanın verdiği Çehovcu taşra duygusundan, bir diğer yan sonuç olan hakikilik endişesinden kitaplarımda çok söz ettim…

H – Oylumlu olmayan karton kişileri konuşturarak, örnekse Beyaz Kale’deki zırvalar…

O – Dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun bu duygularla yaşadığını, hatta daha ağırları olan eziklik, kendine güvensizlik ve aşağılanma korkularıyla boğuşarak yaşadığını kendimden biliyorum…

H – İnsanın temel sorunu nedir sizce?..

O – Evet, insanoğlunun birinci derdi hala, mülksüzlük, yiyeceksizlik, evsizlik…

H – Düşünsellik derdi?..

O – Ama artık televizyonlar, gazeteler bu temel dertleri edebiyattan çok daha çabuk ve kolay bir şekilde anlatıyor bize…

H – Örgütlenme insanı kurtaramaz mı?..

O – Bugün edebiyatın asıl anlatması ve araştırması gereken şey, insanoğlunun temel derdi ise, dışarıda kalmak ve kendini önemsiz hissetme korkuları, bunlara bağlı değersizlik duyguları, bir cemaat olarak yaşanan gurur kırıklıkları, kırılganlıklar, küçümsenme endişeleri, çeşit çeşit öfkeler, alınganlıklar, bitip tükenmeyen aşağılanma hayalleri ve bunların kardeşi milli övünmeler, şişinmeler…

H – Kişi yansıma halleri?..

O – Çoğu zaman akıldışı ve aşırı duygusal bir dille dışavurulan bu hayalleri kendi içimdeki karanlığa her bakışımda anlayabiliyorum…

H – Aptallık konusunda ne düşünüyorsunuz?..

O – Kendimi kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batıdışı dünyada büyük kalabalıkların, toplulukların ve milletlerin aşağılanma endişeleri ve alınganlıkları yüzünden zaman zaman aptallığı varan korkulara kapıldıklarına tanık oluyoruz…

H – Sorduğum her sorunun güme gittiği kanısı uyandırıyorsunuz bende…

O – Kendimi aynı kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı dünyasında da Rönesansı, Aydınlanmayı, Modernliği keşfetmiş olmanın ve zenginliğin aşırı gururuyla milletlerin, devletlerin zaman zaman benzer bir aptallığa yaklaşan bir kendini beğenmişliğe kapıldıklarını da biliyorum…

H – Kendinizi çok önemsiyorsunuz…

O – Demek ki, yalnızca babam değil, hepimiz dünyanın bir merkezi olduğu düşüncesini çok fazla önemsiyoruz…

H – Sözleriniz hep birbirine benziyor…

O – Oysa, yazı yazmak için bizi yıllarca bir odaya kapatan şey tam tersi bir güvendir; bir gün yazdıklarımızın okunup anlaşılacağına, çünkü insanların dünyanın her yerinde birbirlerine benzediklerine ilişkin bir inançtır bu.

H – Siz yazı yazmaktan çok labirentlerde gezinen serüvenciye benziyorsunuz…

O – Ama bu, kendimden ve babamın yazdıklarından biliyorum, kenarda olmanın, dışarıda kalmanın öfkesiyle yaralı, dertli bir iyimserlik.

H – Kendinizi evrensel duygular içerisinde yüzerken yakaladınız mı hiç?..

O – Dostoyevski’nin bütün hayatı boyunca Batı’ya karşı hissettiği aşk ve nefret duygularını pek çok kereler kendi içimde de hissettim.

H – Biraz daha açar mısın?..

O – Ama ondan asıl öğrendiğim şey, asıl iyimserlik kaynağı, bu büyük yazarın Batı ile aşk ve nefret ilişkisinden yola çıkıp, onların ötesinde kurduğu bambaşka bir alem oldu.



O – Bu işe hayatını vermiş bütün yazarlar şu gerçeği bilir:

H – Hangi gerçeği?..

O – masaya oturup yazma nedenlerimizle, yıllarca umutla yaza yaza kurduğumuz dünya, sonunda apayrı yerlere yerleşir.

H – Hep rüya aleminde gezer gibi sözler ediyorsunuz.

O – Kederle ya da öfkeyle oturduğumuz masadan o kederin ve öfkenin ötesinde bambaşka bir aleme ulaşırız.

H – Ağabeyciğim “alem” sözüne saplanmış gibisin…

O – Babam da böyle bir aleme ulaşmış olamaz mıydı?

H – Bunun ne önemi var?..

O – Uzun yolculuktan sonra o varılan alem, tıpkı uzun bir deniz yolculuğundan sonra sis aralanırken bütün renkleriyle karşımızda yavaş yavaş beliren ada gibi bize bir mucize duygusu verir.

H – Ülkemize yabancı biri gibi sözler ediyorsunuz.

O – Ya da Batılı gezginlerin güneyden gemiyle yaklaştıkları İstanbul’u sabah sisi aralanırken gördüklerinde hissettikleri şeylere benzer bu.

H – Yine “alem” meselesine gelmek istiyorsun herhalde…

O – Umutla, merakla çıkılan uzun yolculuğun sonunda, orada camileri, minareleri, tek tek evleri, sokakları, tepeleri, köprüleri, yokuşları ile birlikte bütün bir şehir, bütün bir alem vardır.

H – Edebiyatla ilgili daha somut şeylere değinsen!..

O – İnsan, tıpkı iyi bir okurun bir kitabın sayfaları içinde kaybolması gibi, karşısına çıkıveren bu yeni alemin içine hemen girip kaybolmak ister.

H – Neden okuru mistik bir alemde yaşatmak zorunda hissediyorsun ki kendini?..

O – Kenarda, taşrada, dışarıda, öfkeli ya da düpedüz hüzünlü olduğumuz için masaya oturmuş ve bu duyguları unutturan yepyeni bir alem keşfetmişizdir.



H – Sence dünyanın merkezi neresidir?..

O – Çocukluğumda, gençliğimde hissettiğimin tam tersine benim için artık dünyanın merkezi İstanbul’dur.

H – Hayatının büyük bölümü burada geçtiğinden mi?..

O – Neredeyse bütün hayatımı orada geçirdiğim için değil yalnızca, 33 yıldır tek tek sokaklarını, köprülerini, insanlarını, köpeklerini, evlerini, camilerini, çeşmelerini, tuhaf kahramanlarını, dükkanlarını, tanıdık kişilerini, karanlık noktalarını, gecelerini ve gündüzlerini kendimi onların hepsiyle özdeşleştirerek anlattığım için.

H – Somut yaşanmışlıklardan çok, soyut dünyanızda yaşatıyorsunuz gibi geliyor bana kenti.

O – Bir noktadan sonra, hayal ettiğim bu dünya da benim elimden çıkar ve kafamın içinde yaşadığım şehirden daha da gerçek olur.

H – Rüya gibi bir şeyden bahsediyorsunuz sürekli olarak…

O – O zaman, bütün o insanlar ve sokaklar, eşyalar ve binalar sanki hep birlikte aralarında konuşmaya, sanki kendi aralarında benim önceden hissedemediğim ilişkiler kurmaya, sanki benim hayalimde ve kitaplarımda değil, kendi kendilerine yaşamaya başlarlar.

H – Bir kez daha belirtiyorum; sen somut yaşamdan çok, mistik ve sürekli olarak rüya gören bir müneccim gibi yazıyorsun, anlatıyorsun.

O – İğneyle kuyu kazar gibi sabırla hayal ederek kurduğum bu alem bana o zaman her şeyden daha gerçekmiş gibi gelir.



H – Siz hep bavula bakarak mı ömrünüzü tükettiniz?..

O – Babam da, belki, yıllarını bu işe vermiş yazarların bu cins mutluluklarını keşfetmiştir, ona önyargılı olmayayım diyordum bavuluna bakarken.

H – Babanız size nasıl davranırdı?

O – Ayrıca, emreden, yasaklayan, ezen, cezalandıran sıradan bir baba olmadığı, beni her zaman özgür bırakıp, bana her zaman aşırı saygı gösterdiği için de ona müteşekkirim.

H – Çocuğuna saygı göstermek!

O – Pek çok çocukluk ve gençlik arkadaşımın aksine, baba korkusu bilmediğim için hayal gücümün zaman zaman özgürce ya da çocukça çalışabildiğine bazen inanmış, bazen da babam gençliğinde yazar olmak istediği için yazar olabildiğimi içtenlikle düşünmüştüm.

H – Babanızı anlamak için bayağı çaba harcamışa benziyorsunuz.

O – Onu hoşgörüyle okumalı, otel odalarında yazdıklarını anlamalıydım.



H – Biz okurken, dinlerken meraklanıyoruz da siz bu merakınızı nasıl bastırdınız?

O – Babamın bıraktığı yerde günlerdir hala duran bavulu bu iyimser düşüncelerle açtım ve bazı defterleri, bazı sayfaları bütün irademi kullanarak okudum.

H – Allah Allah!

O – Babam ne mi yazmıştı?

H – Ne yazmıştı?

O – Paris otellerinden görüntüler hatırlıyorum, bazı şiirler, bazı paradokslar, akıl yürütmeler…

H – Başka?

O – Bir trafik kazasından sonra başından geçenleri zar zor hatırlayan, zorlansa da fazlasını hatırlamak istemeyen biri gibi hissediyorum kendimi şimdi.

H – Rüya aleme içinde olmayı ve bizi de rüya alemine çekmeyi başarmak için büyük bir çaba harcıyorsunuz.

O – Çocukluğumda annem ile babam bir kavganın eşiğine geldiklerinde, yani o ölümcül sessizliklerden biri başladığında baba havayı değiştirmek için hemen radyoyu açar, müzik bize olup biteni daha çabuk unuttururdu.



H – Konuyu hep babanız ve bavuluyla mı sürdüreceğiz?

O – Ben de benzeri bir müzik işlevi görecek ve sevilecek bir-iki söz ile konuyu değiştireyim!

H – Çok iyi olur.

O – Bildiğiniz gibi, biz yazarlara en çok sorulan, en çok sevilen soru şudur:

H – Hangisi?

O – neden yazıyorsunuz?

H – Neden yazıyorsunuz?

O – İçimden geldiği için yazıyorum!

H – Başka neden?

O – Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum.

H – Başka?

O – Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum.

H – Başka?

O – Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum.

H – Başka?

O – Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum.

H – Başka?

O – Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum.

H – Yazmak için amma da bahane bulmuşsun!

O – Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul’da, Türkiye’de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum.

H – Bahaneleriniz, romanlarınız gibi sıkıcı olmaya başladı.

O – Kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum.

H – Kendimi tutamıyorum; sizin söylediklerinizi on dört yaşındaki kızım da söyleyebilir.

O – Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum.

H – Bence bunlar birer gerekçe değil, bahane.

O – Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum.

H – Unutulmaktan korktuğun oluyor mu?

O – Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum.

H – Ün ve ilgi?

O – Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum.

H – Başka?

O – Yalnız kalmak için yazıyorum.

H – Kızgınlık nedeniyle yazdığınız oluyor mu?

O – Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum.

H – Başka?

O – Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum.

H – Başka?

O – Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum.

H – Beklentisi olanlar var mı?

O – Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum.

H – Ölümsüzlük?

O – Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum.

H – İnan olsun sıkıldım.

O – Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum.

H – Mahmutpaşa’da işportacılık yapan tezgahtar bile bu denli güzel pazarlayamaz malını.

O – Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum.

H – Senin hayatının güzelliği ve zenginliği…

O – Hikaye anlatmak için değil, hikaye kurmak için yazıyorum.

H – Rüyaların için de yazıyor olabilirsin.

O – Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya tıpkı bir rüyadaki gibi bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum.

H – Mutluluk?

O – Mutlu olmak için yazıyorum.



H – Yazarlık yaptığın yere baban gelir, armağanlar getirir miydi?

O – Yazıhaneme gelip bavulu bırakışından bir hafta sonra, babam, her zamanki gibi elinde bir paket çikolata (kırk sekiz yaşında olduğumu unutuyordu) beni gene ziyaret etti.

H – Neler konuştunuz?

O – Her zamanki gibi gene hayattan, siyasetten ve aile dedikodularından söz edip gülüştük.

H – Bavul konusu?

O – Bir ara babamın gözü bavulu bıraktığı köşeye takıldı ve onu oradan alıp kaldırdığımı anladı.

H – Sonra?

O – Göz göze geldik.

H – İlginç!

O – Sıkıcı, utandırıcı bir sessizlik oldu.

H – Okuduğunu söyledin mi?

O – Ona bavulu açıp içindekileri okumaya çalıştığımı söylemedim, gözlerimi kaçırdım.

H – Bir tür kandırmaca değil mi?

O – Ama o anladı.

H – Sen?

O – Ben de onun anladığını anladım.

H – Sizden bir tekerleme rica etsem…

O – O da benim onun anladığını anladığımı anladı.

H – Dam üstünde saksağan vur beline kazmayı.

O – Bu anlayışlar da birkaç saniye içinde ne kadar uzarsa ancak o kadar uzadı.

H – Bir berber bir berbere gel beraber Berberistan’da bir berber dükkanı açalım demiş.

O – Çünkü babam kendine güvenen, rahat ve mutlu bir insandı: her zamanki gibi güleverdi.

H – Baban sana baba gibi davranıyor muydu?

O – Ve evden çıkıp giderken bana her zaman söylediği tatlı ve yüreklendirici sözleri bir baba gibi yine tekrarladı.



H – Arkasından su döktün mü?

O – Her zamanki gibi babamın mutluluğunu, dertsiz, tasasız halini kıskanarak arkasından baktım.

H – Su dökmedin…

O – Ama o gün içimde utanç verici bir mutluluk kıpırtısı da dolaşmıştı, hatırlıyorum.

H – Su döküp dökmediğini hatırlamıyorsun!

O – Belki onun kadar rahat değilim, onun gibi tasasız ve mutlu bir hayat sürmedim, ama yazının hakkını verdim duygusu, anladınız…

H – Sen nasıl ki su meselesini anlamak istemiyorsun, ben de bunu anlamak istemiyorum.

O – Bunu babama karşı duyduğum için utanıyorum.

H – Nereden buluyorsun bu yaklaşımları?

O – Üstelik babam, benim hayatımın ezici merkezi de olmamış, beni özgür bırakmıştı.

H – Su döktün mü?

O – Bütün bunlar bize yazmanın ve edebiyatın, hayatımızın merkezindeki bir eksiklik ile, mutluluk ve suçluluk duygularıyla derinden bağlı olduğunu hatırlatmalı.



H – Hikaye yarım yamalak ele alınmış duygusu veriyor.

O – Ama hikayemin bana daha da derin bir suçluluk duydurtan bir simetrisi, o gün hemen hatırladığım bir diğer yarısı var.

H – Çekinme anlat!

O – Babamın bavulunu bana bırakmasından 23 yıl önce, 22 yaşımdayken her şeyi bırakıp romancı olmaya karar vermiş, kendimi bir odaya kapatmış, dört yıl sonra ilk romanım Cevdet Bey ve Oğulları’nı bitirmiş ve henüz yayımlanmamış kitabın daktilo edilmiş bir kopyasını okusun ve bana düşüncesini söylesin diye titreyen ellerle babama vermiştim.

H – O da sana bir paket çikolata mı verdi?

O – Yalnız zevkine ve zekasına güvendiğim için değil, annemin aksine, babam yazar olmama karşı çıkmadığı için de onun onayını almak benin için önemliydi.

H – Uzakta olan bir adamdan bahseder gibi bahsediyorsun.

O – O sırada babam bizimle değildi, uzaktaydı.

H – Dönüşünü beklediğin belli.

O – Dönüşünü sabırsızlıkla bekledim.

H – Su dökseydin bunlar başına gelmezdi.

O – İki hafta sonra gelince kapıyı ona koşarak açtım.

H – İyi ki koşarken bacağını kırmadın.

O – Babam hiçbir şey söylemedi, ama bana hemen öyle bir sarıldı ki kitabımı çok sevdiğini anladım.

H – Hemen yeni bir kitap yazma sürecine girmişsindir.

O – Bir süre, aşırı duygusallık anlarında ortaya çıkan bir çeşit beceriksizlik ve sessizlik buhranına kapıldık.

H – Çikolata verdi mi?

O – Sonra biraz rahatlayıp konuşmaya başlayınca, babam, bana ya da ilk kitabıma olan güvenini aşırı heyecanlı ve abartılı bir dille ifade etti ve bugün büyük bir mutlulukla kabul ettiğim bu ödülü bir gün alacağımı öylesine söyleyiverdi.



H – Baban da senin gibi rüya aleminde yaşayan biriymiş herhalde.

O – Bu söze ona inanmaktan ya da bu ödülü bir hedef olarak göstermekten çok, oğlunu desteklemek, yüreklendirmek için ona “Bir gün paşa olacaksın!” diyen bir Türk babası gibi söylemişti.

H – Bence baban tam bir müneccim!

O – Yıllarca da beni her görüşünde cesaretlendirmek için bu sözü tekrarladı durdu.



H – Baban ne zaman öldü?

O – Babam 2002 yılı aralık ayında öldü.



H – Allah rahmet eylesin.

O – İsveç Akademisi’nin bana bu büyük ödülü, bu şerefi veren değerli üyeleri, değerli konuklar, bugün babam aramızda olsun çok isterdim.



Orhan Pamuk’un Nobel Ödülü nedeniyle yaptığı konuşmaya hiç dokunmadan, sadece diyalog haline getirdim…
< Prev   Next >
Duyuru
Hilmi Bulunmaz'ın yağlıboya tablolarını satınalabilirsiniz
Image






Satınalabileceğiniz tabloları görmek için tıklayın
Link
Image








OYUN
aylık tiyatro dergisi

www.tiyatroyun.com

Hilmi Bulunmaz'ın çıkardığı aylık tiyatro dergisinin web sitesini ziyaret etmek için tıklayın.
En çok okunanlar
Sitede kim var?
Şuan 38213 misafir çevrimiçi ve 1 üye çevrimiçi
  • gunay