|
Sivri romandan sivil romana |
|
|
Cumartesi, 03 Şubat 2007 |
Geçen hafta, 25 Ocak 2007 tarihinde yayımlanan, Cumhuriyet Kitap dergisinin 884. sayısında, M. Sadık Aslankara, “Kitaplar Adası” adlı köşesinde; “Resmi roman, sivil roman” diye bir yazı yayımlamış ve psikiyatr Kaan Arslanoğlu’nu, “koltuk değneklerini, at gözlüklerini bir tarafa atıp, arın”mamız için, bize tavsiye etmişti…
Biraz yamalı bohça, biraz kırk ambar, biraz da bit pazarını anıştıran bu yazı, her nedense, günümüz yazın sanatına değiniyor ve sözün özünü Kaan Arslanoğlu’na getiriyordu…
Biz de, iki gün sonra, 27 Ocak 2007 tarihinde: “Resmi roman, sivil roman, gayri resmi roman” başlığıyla bir yazı yayımlamıştık…
Geçen haftaki yazımızda da alıntı yaptığımız, Kaan Arslanoğlu ile ilintili, M. Sadık Aslankara’nın paragrafına, bir kez daha bakmakta yarar var:
“Özellikle Kaan Arslanoğlu, roman verimi kadar alana değgin kuramsal, deneysel katkılarıyla da göz dolduruyor yıllardır.”
Bizim de gözlerimizi dolduruyor… Soğan keserken akıttığımız gözyaşından daha çok gözyaşı akıtmamıza neden olan Arslanoğlu, sanırım özel göz hastanelerinin işlerini artırmak için, gözlerimizin bozulmasına “deneysel katkı”da bulunuyor…
“Örneğin Memleketimden Karakter Manzaraları (İthaki, 2006) adlı kitabı, onun bu yönde nasıl, nice yol aldığını ortaya koymaya yetiyor.”
Doğru, kargadan başka kuş, kendinden başka çavuş tanımayan Arslanoğlu, sivri dilli romancılıktan, sivil dilli romancılığa, yatay ve dikey geçiş yaparak, “nice yol aldığını ortaya koy”uyor…
“Arslanoğlu’nun verimlediği romanlar kadar buna giden yolda yapı taşları döşediği de akıldan çıkarılmamalı.”
Nasıl çıkarılabilir ki?!. Adımımızı attığımız her yeri taşlarla döşeyen Arslanoğlu, ülkemizin her yerini; Taşlıtarla semtine dönüştürüyor!..
“Bu, elbette çok önemli bir katkı yazınımız için.”
Salt yazınımız için değil, köpeklerin saldırısına karşı korunmamız için de, taşlarla iç içe yaşamamız çok önemli bir katkı!..
Geçen haftaki yazımdan bir paragraf:
“Bindiği kayığın küreğini çekip, şarkısını mırıldanan Arslanoğlu, Nazım Hikmet’in ününden yararlanmayı da yedeğine alarak, kendi karakter dalgalanmalarını, başkalarına ihraç edebilme yeteneğini, Memleketimden Karakter Manzaraları’nda da gösteriyor…”
…
İmdi, gelelim bu haftaya ve Cumhuriyet Kitap dergisinin 885. sayısına:
Yine M. Sadık Aslankara, yine “Kitaplar Adası” ve konu yine roman: “Sivil romana doğru…”
Ve hemen altında, bizi de çok yakından ilgilendiren bir spot:
“Sivil romanımızın siz neresindesiniz? Hani hep Nazım Hikmet’ten yanasınızdır ya, onun tutumunu izliyorsunuzdur ya; Nazım gibi yıkabiliyor musunuz peki putları? Yoksa yeni putlar yaratıp yazınımızda, sonra da tapınmaya mı koyuluyorsunuz bunlara?”
Bu yazarlar, şairler, ressamlar, tiyatrocular, heykeltıraşlar, fotoğrafçılar, sinemacılar… ne kadar meraklı, şu “yaratıp” “sonra da” “tapınmaya”?!. Adamlar, sanki Hindistan’da yaşıyorlar ve hepsi birer yerel Tanrı!.. Tapınma ve yaratma sözcüklerini alıversek ellerinden, oyuncağı çalınmış çocuk gibi çaresiz kalacaklar!..
884. sayıda, günümüzden ve yaşayanlardan örnek veren M. Sadık Aslankara, bakınız 885. sayıda ne diyor:
“Yukarıdan bu yana aramızda olmayan yazar adlarını örnekledim hep… Çıkabilecek polemiklerden korumak için yazıyı.”
Bu yazarlar da, tıpkı bizim tiyatrocular gibi… Polemikten çok korkuyorlar!.. Yaramazlık yapan çocuğun öcüden korkması gibi korkuyorlar!.. Peki ama, geçen hafta, polemik çıkma olasılığı yok muydu?!. Sen yazı yazmadan önce, Kandilli Rasathanesi’ne danışıp, deprem olup olmayacağını öğrendikten sonra mı konunu belirliyorsun?!. Yoksa, Meteoroloji ve Oşinografi Müdürlüğü’ne başvurup, denizlerimizdeki rüzgar biçimine göre mi hareket ediyorsun?!.
|
|